» 2009 » Haziran
-
LecceBy Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 25, 2009 | Yorum Yok
İtalya Ligi Serie A’nın Lecce dışında kalan 19 kulübü, ortaklaşa aldıkları ‘tamamen duygusal’ karara göre, ligin 2010-11 sezonundan itibaren Serie B’den ayrı bir yapıya kavuşarak daha farklı bir yönetim anlayışına sahip olmasına karar verdi
İngiltere Premier Ligi’nin ulaştığı hacmi göz önüne alarak daha yüksek bir getiriyi hedefleyen Serie A kulüp yetkilieri, ligin çıtasını yükseltmek için düğmeye bastı. İtalya Ligi Serie A’nın Lecce dışında kalan 19 kulübü, aralarında anlaşarak Serie B’den ayrılmayı kararlaştırdı. Palermo kulübünün başkanı Maurizio Zamparini’nin önceki gün gazetelere yaptığı açıklamaya göre, 1946 yılından bu yana birlikte yönetilen Serie A ile Serie B, bundan böyle ayrı kuralları olan farklı iki yapı olarak İtalya futboluna hizmet etmeye devam edecek.
Premier Lig modeli
1992 yılında İngiltere’de Premier Lig kurulup bu düzene geçilmişti. Bu anlayış sayesinde gelişen, geliştikçe gelirleri artan lig, özellikle 2000’lerin başıyla çıkışa geçmişti. Premier Lig, prestijli bir konuma yükselip, ‘Dünyanın En Çok Takip Edilen Ligi’ olarak anılmaya başlamıştı. Bu modelden yola çıkan İtalyanlar, eski bir gazeteci olan Maurizio Beretta’yı, bu girişimi yönetmesi için görevlendirdi. Serie A’yı yönetecek yeni kurum hakkında, La Gazzetta Dello Sport gazetesine konuşan Beretta, “Yeni Lega Serie A’yı kuruyoruz. Tatmin oldum mu? Aslında hayır ama yapılması gerekiyordu” dedi.Tamamen duygusal!
Bu konuda Goal.com sitesi, ayrılığın sebeplerini şöyle belirtiyor: “Bu hareketi tam olarak anlamak için beklemeliyiz ancak olay maddiyatla ilgili. Bu karara etki eden iki unsur var. Birincisi, normalde Serie A takımları, alt liglere biraz ödeme yapmak zorunda kalıyorlardı. İkinci olarak da, Serie A takımları bir karar verirken Serie B’nin oylarına ihtiyaç duymuyor. Bu da demek oluyor ki İtalya’daki futbol, giderek endüstriyelleşiyor. Bugüne kadar her takımın oy kullanma hakkı vardı. Mesela Milan, Manchester United’ı Serie A’ya çağırmak istese, en az 20 takımdan kabul alması ve en az 40 küçük takımın da 30’undan onay alması gerekecekti. Fakat artık Serie A’ya dair kararları sadece 20 takım verecek. Bunların 10 tanesi iş odaklı kulüpler ve bu sayede diğer kulüplerin de finansal olarak daha güçlenmeleri beklenebilir.”Tek muhalif Lecce
Uzun süredir Serie B kulüp yöneticileri ise gelirlerin düşük olmasından şikayet ediyor. Kazançların paylaşımında adil bir bölüşüm hedefleyen ‘küçükler’ bu oluşum sayesinde söz haklarını kaybederken, hanelerine yazılacak binlerce avrodan da mahrum kalacak. Bakalım Lecce, bir efsane olarak mı anılacak? Yoksa kaybettiklerini düşünüp pişman mı olacak? -
İsveç’in ‘korsanlarından’ Türk dostlarına destek sözü!By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 21, 2009 | Yorum Yok
İsveç’in ‘korsanlarından’ Türk dostlarına destek sözü!
EMRE BALIKÇI
güncellenme zamanı 22.6.2009Bu ay başında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ardından aşırı sağ partilerin gücünü önemli ölçüde artırması dışında, telif hakları ve patent konularındaki muhalif tutumuyla genç seçmenin desteğini alan İsveç’teki Korsan Parti’nin (Piratpartiet) yüzde 7.1’lik bir oy oranına ulaşarak meclise bir milletvekili göndermeye hak kazanması da çok konuşuldu.
Bazılarınca siyaseti apolitikleştirmekle suçlanan, bazılarınca da somut vaatlerle Avrupa siyasetine yeni bir soluk getireceği ileri sürülerek övülen Korsan Parti’nin Basın Sekreteri Marcus Schober Milliyet’in sorularını yanıtladı.2006’da partinizi kurduğunuzda, bir gün AP’ye bir milletvekili gönderecek kadar başarılı olmayı bekliyor muydunuz?
- 2006’da katıldığımız ilk seçimlerdeki hayal kırıklığımıza rağmen partiyi genişletmeye devam ettik ve 2009’a geldiğimizde güçlü bir tabana sahip hale geldik. Mayısta ünlü “Pirate Bay” kararından kısa bir süre sonra medyada yer alan çalışmalar destek oranımızın yüzde 5.8’den 8.5’e kadar çıktığını gösteriyordu ve bunu başarabileceğimizden oldukça emindik.Tüm dünyada 23 kardeş partiniz ve bu partilerle iletişim ve dayanışmanızı geliştirmek için geniş bir ağınız var. Yakın bir zamanda Türkiye’de de bir Korsan Parti’nin kurulabileceğini düşünüyor musunuz?
- Bunu kesinlikle ümit ediyoruz ve eğer bu gerçekleşirse bu partiye tam desteğimizi veririz. Bu doğrultuda gösterilecek çabalar için en iyisini dileriz.AP’de, telif hakları ve internet özgürlüğü gibi konulardan çok daha kapsamlı sorunlarla muhatap olmak durumunda kalacaksınız. Bu durumda pozisyonunuz ne olacak?
- Parti programımızda yer verilmeyen konularda, bizim görüşlerimizi destekleme sözü veren ve bu sözü tutan partilerle birlikte hareket edeceğiz. Şu anda görünen, büyük ihtimalle liberal ve çevreci gruplarla hareket edeceğiz. Bunu yakın bir zamanda tüm dünya öğrenecek.Türkiye’nin AB üyeliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Bu konuda parti olarak resmi bir görüşümüz yok ve Türkiye’nin tam üyeliğini ne onaylıyoruz ve ne de bu sürece muhalefet ediyoruz.Listede yazar da vardı
AP seçimlerinde herhangi bir yazar, şarkıcı ya da müzik yapımcısının sizin için oy kullandığına inanıyor musunuz?
Seçim kampanyasında bizi destekleyen birçok yazar, şarkıcı ve müzisyen oldu, hatta oldukça başarılı bir yazar olan Anna Troberg aday listemize dördüncü sıradan girdi. Bu, telif hakları dışında demokrasi ve özel yaşama hakkı gibi temel kurumları savunmamızla da ilgili.İleride tüm telif haklarının kaldırıldığını kabul edelim. Bu durumda partiniz kendini fes mi edecek?
- Bunu zaman gösterecek ancak bizim hedefimiz görüşlerimizi yaymak, asli amacımız partinin kendisi değil, parti sadece bir amaç. -
‘Romantizmle 68’in içi boşaltılıyor’By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 21, 2009 | 1 Yorum
Romantizmin, 1968’in içini boşaltma faaliyeti olduğunu söyleyen Nadire Mater, “Çok cenaze kaldırdık biz. Bu bakımdan ‘Bir daha böyle bir kuşak olmasın’ diyorum. Denizler, Hüseyinler, Yusuflar çok gençtiler. Bu çok derin bir acı, hiç geçmiyor” diyor
Gazeteci Nadire Mater, Türkiye ‘68’inin kitabını yazdı. Kitabın adı “Sokak Güzeldir”, Metis Kitap etiketiyle çıktı piyasaya. Mater aralarında Şahin Alpay’dan Oral Çalışlar’a, Ertuğrul Kürkçü’den Bozkurt Nuhoğlu’na ‘68’ kuşağının 21 önemli ismiyle söyleşiler yapmış. Bunun yanı sıra Türkiye ve dünyada 1968’i özetleyen birer metin; Türkiye İşçi Partisi, Dev-Genç, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, Türkiye Komünist Partisi gibi önemli oluşumları anlatan yazıları da ekleyerek dönemin etraflı bir profilini de çıkarmış. Söyleşileri okuyunca her şeyden önce şu sonucu çıkarmak mümkün:
Herkesin kendi ‘68’i var. Değerlendirmeleri farklı olsa da 21 kişinin buluştuğu nokta “daha iyi bir dünya özlemi”.Kitabın yazılış öyküsüyle başlayalım mı?
Aslında böyle bir kitap yazmaya 1986’da niyetlendim. Yaşayanların ağzından bir ‘68’ kitabıydı hedefim. Esas olarak olay ve eylemler üzerinden yazacaktım kitabı.
Fakat eylemlere bakınca, esas olarak erkek bir ‘68’ olduğunu gördüm. Ama biz o dönemin kadınları olarak biliyoruz ki, biz de ‘68’deydik. Eylemlerin öncülerinin yanı sıra kadınların konuşması gerektiğini düşündüm. Temsiliyet açısından bakıldığında, o dönemde Türkiye’de Kürtler de vardı ama çoğumuz Kürt lafını bile terminolojimize sokmuş değildik.Neden?
Çünkü kimliğimiz solculuk ve sosyalistlik üzerinden kuruluydu. Kendimize de Türk demiyorduk. Öyle Türklük ya da bugün tartışıldığı gibi etnik kökenler üzerinden bir kimlik yoktu. Ama ‘bize’ göre, yani ‘zaten Türk olanlara’ göre yoktu. Sonunda Kürt ‘68’lileri de ekledim kitaba.Kadın ve Kürt sorunlarını ele almayan 68’liler, özeleştiri yapıyor mu?
Biz o zamanlar özgürlük derken, isyan ederken bu özgürlükte herkesin zaten eşit olduğu düşüncesindeydik. Türklük, Kürtlük, Ermenilik yoktu. Ama bugünden bakınca görüyoruz ki bu, bilgiyle bağlantılı. Bilmiyorsan nasıl düşüneceksin? Bu ülkenin resmi tarihi çerçevesinde büyümüşsün, adaletsizliklere karşı çıkıyorsun, daha iyi bir eğitim, daha iyi bir hayat istiyorsun.
Tabii birkaç yıl sonra hepimiz belli ölçüde sosyalizm klasiklerini okumaya başladığımızda, Kürtlük meselelerini de okumaya başladık. Kadınlık meselesi ‘80’lerde çıktı ortaya.Bugün 1968’e bakanların bir bölümü romantizmi öne çıkarıyor. Ama devam eden yıllarda ciddi şiddet olayları var.
Bu romantizmin, 1968’in içini boşaltma faaliyeti olduğunu düşünüyorum. Tabii ki romanslarımız vardı, ama sizin 19-20 yaşında romanslarınız yok muydu? 68, Türkiye’de antikomünizmin çok yükseldiği bir dönem. “Sağ-sol yok, boykot” var diye başlayan bir kalkışma, şiddete maruz kaldı. Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesi bir eşiktir ‘68’de.‘68’ kuşağından bazı isimlerin bugün ulusalcı olarak adlandırılması, o günün “Ordu gençlik el ele” sloganının bir uzantısı mı?
Aslında ‘68’, milliyetçiliğin pek tartışıldığı bir dönem değildi. Kendimizi dünya vatandaşı olarak görüyorduk. Evet, bir ordu sevgisi vardı. O gün kullanılan metinlere bakıldığında bugünün milliyetçi renginin, Türklük vurgusunun kullanıldığını görüyoruz. Antiemperyalizmle milliyetçilik arasındaki çizgi de çok ince. Ama bunlardan yola çıkarak “68’liler ulusalcıydı” söylemine katılmıyorum. Liberal olanlar da var, ulusalcı olanlar da, muhafazakâr olanlar da…Arkadaşlarınızı kaybetmek nasıl etkiledi sizi?
Çok cenaze kaldırdık biz. Bu bakımdan “Bir daha böyle bir kuşak olmasın” diyorum. Denizler, Hüseyinler, Yusuflar 20’li yaşlarındaydı; çok gençtiler ve hep genç kaldılar. Biz 60 olduk. Bu çok derin bir acı, hiç geçmiyor.KİTAPTAN
Hikmet Bozçalı: “Eylemlerimiz Kıbrıs mitinglerinde başladı, Denizlerle (Gezmiş) orada tanıştık. Biz mitinge 15-20 Kürt kol kola katıldık. ‘Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır’ sloganı atılıyor, biz de ‘Kıbrıs Kürttür, Kürt kalacaktır’ diye bağırmaya başladık. O arada Deniz ‘Sloganı bozuyorsunuz’ dedi. Ya ne olacak? Ha Kürt, ha Türk ne fark eder denmiyor mu bu ülkede?”Jülide Aral: “Ertuğrul’un (Kürkçü) Dev-Genç’in başkanıyken ‘Biz Kemalist gençlik değiliz’ sözleri çok tartışma yarattı. Bu şekilde değişim başladı. (…) Cunta hayali olanların 9 Mart’ta o hayalleri bitti. Acı bir şekilde bugün Ergenekon’da adı geçenlerin bir kısmı 9 Mart’ta da vardı.”
Şahin Alpay: “68 kuşağından arkadaşlarım arasında bugün kimse keşke başarılı olsaydık diye bir düşünce içinde değil. (…) Aslında demokrasinin raydan çıkmasına sebep olduk.”
Miraç Zeynep Özkartal
-
Birkaç dil…By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 21, 2009 | Yorum Yok
Artık ne yapmalı konusunda bir tek yol olmadığını biliyorum, ancak ne yapmamalı meselesi -sorunu- konusunda da tek yol olduğundan emin değilim.
Ne yapmalı? Nasıl yapmalı? Ne yapmamalı?
Benim yanıtım siyaset yapmalı.
Peki ama nasıl yapmalı?
Daha öncekiler gibi tekrara başvurmadan, ama inkar da etmeden, karşımızdaki güçlerin güçlerini, olanaklarını bilerek, bularak, görerek, göstererek…Biz bize siyaset yapmayı tek yol olarak görmeyerek. Bizim dışımızda kocaman bir dünya olduğunu bilerek. O dünyanın -yani bu dünyanın- nimetleri, külfetleri, sorunları olduğunu bilerek. Bu sorunların birçoğunun çözümüne en azından bizim -milattan önce doğanların- ömrünün yetmeyeceğini düşünerek.
Bizim bu toplumun önemli bir kesiminin anlayacağı bir dil kullanmamız ya da bulmamız gerektiğini bilerek.
Yüksek siyaset önererek, siyaset yapılmadığını bilerek. Herşeyi ve herşeyin yalnız ve ancak tarafımızdan bilindiğini zannetmeyerek. Toplumun bizi neden anlamadığını zahmet edip düşünerek! Hatta bizim -son 10, 20, 30 yıldır birarada olanların- bile birbirini neden anlamadığını, hatta başarısızlıktan sorumlu tuttuğunu anlayarak.
Bizim aklımızın en iyi akıl olduğuna inanmaktan vazgeçerek, ortak akıl oluşturarak. Akıl akıldan üstün olabilir ihtimalini unutmayarak! Bu dünyayı akıllıların bu hale getirdiğini de bilerek. Belki de deli olarak, ama zır deli olmayarak. Sözden çıkmadan, ama sadede gelerek. Peynir gemisini yürütmenin sırlarını çözerek, öğrenerek, ama sırlar dünyasında yaşamadığımızı da bilerek.
Açık ve şeffaf olarak her birimizle dayanışma içinde, herbirimizin işini kolaylaştırarak. Ortaklıklarımızı öne çıkararak. Bugun gelecek için ne yaptım? diye sorarak. Bu toplumun kültürünün değiştiğini bilerek.
Toplumdaki lümpenleşmeyi görerek. Algılar ve önceliklerin değiştiğini hissederek. Bu süreci hangi araçlarla, hangi argümanlarla tersine çevireceğimize kafa yorarak. Bizi topluca yutacak olan bu gidişattan, iç kavgalarla, iç iktidar hesaplaşmalarıyla asla kurtulamacağımızı görerek. Düğün salonunda biz bize siyaset yapmaktan vazgeçerek. Değişim ve dönüşümü algılayarak ve anlatarak. Kendi kararsızlıklarımızdan vazgeçerek. Alışkınlıklarımızı gözden geçirerek.
Sık sık toplantılar yapıp, her toplantı sonunda yorgun ve bitkin kalarak yeni bir toplantı kararı almayı tek iş olarak görmeyerek. Ara sıra sınıf ve toplum içinde başka birileri olduğunu da görerek. Ara sıra ayakkabı boyacısıyla, bindiğimiz taksiciyle, minibüs ve otobüsteki kalabalıklarda yapılan yolculuklarda hayatın bir bölümünü zorunlu ya da gönüllü olarak paylaşmak durumunda olduğumuz insanlarla memleketin ve de bizlerin hal ve gidişatı hakkında ne düşündüklerini sorarak.
Onlardan da öğrenerek. Hep millet hakkında fikir beyan etmekten çok, milletin ve sınıfın hakkımızdaki fikirlerini de merak ederek. Merak ederek, ama iş yapmaya da meram ederek. Özgürlükçü bir yürüyüşe çıkıp birbirimize kolaylıklar dileyerek…
Hem türkü söyleyip hem yürüyüş eyleyerek siyaset yapmalı.
Kısacası bu memlekette siyaset yapacaksak en azından üç dili; emekçilerin, patronların ve Kürtler’in dilini bilmemiz gerektiğini anlayarak yapmalıyız.
Bedri Rahmi Eyuboğlu‘nun dediği gibi:
“En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelimede bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbür demesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.”Emin Ekinci
-
YAŞAM NEDİR ?By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 21, 2009 | 1 Yorum
Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte,
yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden… Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda
yıldızlarla konuşan… Mutluydum rüzgarla birlikte
maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken,
mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken…Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları
yeryüzünde… Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin
peşinde… Bazen bir kuşun kanadına karışır,
uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana… Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama
yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları
daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında… Sığınırken bir kaya
kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce…Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için…Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim… Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden… Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için… Yaşam olabilmek için…
Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış… Sıcaktı toprak, gökyüzünün
olamadığı kadar… Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle…
Sevdim onu… Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte…Toprağın
derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim… Zaman
geçtikçe büyüdüm, çoğaldım… Yerimde duramaz hale geldim…Güneşi özledim… Yıldızlara merhaba demek istedim…. Terk ettim
toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü
gördüm yeniden… Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür…Aktım, gittikçe büyüyerek… Beni sarmalayan toprağa dokunarak
aktım… Nereye gittiğimi bilemeden… Sadece yaşamı ögrenebilmek
için aktım… Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı
delicesine… Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana
yaşam nedir diye sorduğumda… Büyümek istedim… Daha hızlı
akmak, denize kavuşmak istedim… Aktım gökyüzünün görünmediği
ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları
peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına … Başakların rüzgârla dans
ettiği ovalara geldiğimde duruldum… Onları seyredebilmek için
yavaşladım… Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı… Rüzgarla dans
mı diye?.. Cevap vermediler bana… Denizi aradım uzaklarda,
görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken
dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm… Gördüm orada canlılığı,
başkaldırmışlığı, hasreti… Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak
istedim… Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi… Sevişmek
istedim onunla… Yaşamı istedim ondan… Dokunduğumda denize,
balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize… Bir oldum onunla…Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum,
okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım… Derinliğin sessizliğinde güzellikleri
buldum… Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize?
Cevap alamadım… İnsan olmak istedim… Yaşamın ne olduğunu
öğrenirim diye…Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda…
Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle… Büyümeye başladım
içinde olduğum insana fark ettirmeden… Büyüdüm, büyüdüm…Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur
verdi… Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim… Güneşe
sarılmak istedim… Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim…
Yaşamı insanlara sormak istedim… Işıkla tekrar kavuştuğumda
özgürlüğümü hissettim yeniden… Küçük bir su damlasıyken
gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi…Büyüdüm zamanla… Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte…
Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler…
Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime…
Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak,
bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini…
O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR…
SADECE SEVGİ. -
Salvador Dali: “Dahi” mi, “Arrivist” mi, Faşist mi?*By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 21, 2009 | Yorum Yok
TEMEL DEMİRER
“In the country of the blind,
the one-eyed man is king.”[1]Dali Türkiye’de, Dali, 60 yaşına giren Akbank için İstanbul’a, Türkiye’ye getirildi…
Akbank’ın sponsorluğunda ve Gala-Salvador Dali Vakfı işbirliğiyle hazırlanan sergide konuşan Akbank yöneticisi Zafer Kurtul, bankanın 60. yılını böyle büyük bir sanat etkinliğiyle kutlamaktan gurur duyduklarını söyledi…
Akbank’a “gurur” duyduran Dali kimdi?
Bunu yanıtlamak kolay değil! Ama yine de deneyelim…* * * * *
Salvador Dali, 11 Mayıs 1904′te Akdeniz kıyısındaki küçük İspanyol kasabası Figueras’ta doğdu. Babası noter, annesi ise Barcelonalı seçkin bir burjuva ailesinin kızıydı. İlk büyük travmasını belki de doğar doğmaz yaşayan Dali’ye 21 aylıkken ölen erkek kardeşinin ismi verildi ve ailesi onu ‘kardeşin artık sende yaşıyor’ diyerek büyüttü.
Ortaokul yıllarında resim dersleri alan Dali, ilk sergisini 1918′de belediye tiyatrosunda açtı. Sergiyi gören bir eleştirmen “Herkes bu sanatçıdan söz edecek” demiş ve 14 yaşındaki bu gencin büyük bir yetenek olduğunu söylemişti.
Liseden sonra Madrid’de Kraliyet Sanat Akademisi’ne giren Dali, burada Luis Bunuel, Federico Garcia Lorca gibi öğrencilerle tanıştı ve özellikle Lorca’yla yakın dost oldu.
Franco’yu ve merkezi hükümeti savundu. Ayrıca, diktatör Franco’yu savunmakla kalmadı, Hitler’e de hayranlık duyduğunu sık sık dile getirdi.
Madrid Güzel Sanatlar Okulu’nda metafizik resme ilgi duyan Salvador Dali, 1929′da Luis Bunuel’le senaryosunu yazdı. Sonra sürrealistler grubuna dahil oldu. İşte 1929′dan başlayarak İkinci Dünya Savaşı’na kadar geçen bu Sürrealist yıllar Dali’nin en verimli dönemi oldu….
Şair Paul Eluard’ın karısı Gala ile tanışması Dali için bir başka dönüm noktası. Gala’ya hemen aşık olan Dali, böylece hayatının aşkını bulmuştur. Gala’yla Dali’nin ilişkisi ömür boyu sürer.
Rus kökenli Gala, keskin sanat anlayışıyla sürrealistler arasında etkin bir isimdi. Bu sayede Dali’nin sürrealizmle bütünleşmesinde önemli bir rolü oldu. Yazılarında da sık sık vurguladığı gibi Dali için Gala, yalnızca çoktandır özlediği mükemmel aşkın temsilcisi değil, aynı zamanda yaşamında önemli bir rol oynayan bir terapistti.
1930′larda sürrealistlerin sol siyasal görüşlerinden uzaklaşmaya başlayan Dali, 1933′te tartışma yaratan bir Lenin portresi yaptı ve sonunda bir resminde yer alan Nazi işareti gamalı haçla siyasal görüşlerini açığa vurdu. Gerçeküstücülüğün fikir babası Andre Breton, Dali’nin gruptan atılmasını istedi. Sürrealist yargılamada Dali, Lenin ve Hitler resimlerinde düşlerinden esinlendiğini, Hitler’e olan ilgisinin ise siyasal değil sanatsal olduğunu söylediyse de bu derin anlaşmazlık bir süre sonra gruptan uzaklaşmasına yol açacaktı. Sürrealizme yaptığı en büyük katkı, gerçekliğin sistemli bir şekilde yanlış yorumlanması anlamına gelen ‘eleştirel paronaya’ kavramı olan Dali, gerçeküstücülerin geliştirdiği sanatsal serbest çağrışım tekniği ‘otomatik yazı’yı geliştirerek düşlerindeki, bilinçdışı imgeleri resme aktarır.
Dali, yaşamının ve bilinçaltının imgelerini Gerçeküstücülerin “otomatizm”iyle ve eleştirel paranoya olarak adlandırdığı yöntemiyle tuvaline yerleştirdi. Figureas kenti resimlerinde başroldeydi; çocukluğu ve gençliği de. Psikanaliz’den, Freud’un çalışmalarından esinlenerek düşsel mekânlarda düşlerin yorumunu yaptı. Salvador Dali’nin resimlerinde sık sık karşımıza çıkan dolaplar ve çekmeceler Freud’un psikanaliz kuramının görsel bir dille aktarımıydı. Freud ile ilk kez 1938 yılında karşılaşan Dali, onun kuramlarını çekmece imgeleri kullanarak anlatmaya çalışıyordu.
Londra’da Gerçeküstücülerin açtığı bir sergiye dalgıç kıyafetiyle gelip boğulma tehlikesi geçiren Dali, Time’a da kapak oluyordu aynı yıllarda. Ve tabii önlemez yükselişi ve popülaritesi çoktan başlamıştı. Dali’nin kurumlarla olduğu kadar otorite figürleri ile de hiç bir zaman arası iyi olmadı. Akademiden atılması gibi, Gerçeküstücülerin babası sayılan Andre Breton ile de Hitler üzerine yaptığı açıklamalardan çok önce ilişkileri bozulmaya başlamıştı. Hatta günlüklerinde “Beni dünyaya getiren babaya karşı vicdani kaygılarım yokken yeni babam Breton’a neden olsun ki?” diyordu.
Yeteneği kadar günümüzün moda tabiriyle “hikâyesi” olan ve “sansasyon” yaratmayı en az sanatı kadar başarıyla gerçekleştiren bir sanatçıydı Dali. Kendine hem deli, hem de dahi sıfatını yapıştıracak kadar açıkyürekliydi; aynı zamanda da narsist. Dali’ye göre kendisine Salvador (İspanyolca el Salvador kurtarıcı anlamına geliyor) adının verilmesi bile bir rastlantı değildi; resim sanatını; soyut resim, Akademik Gerçeküstücülük, Dadacılık ve bütün öteki karmaşacılıkların yarattığı ölüm tehlikesinden kurtarması alnında yazılıydı…
Dali, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1940′ta birçok Avrupalı sanatçı gibi ABD’ye gitti. 1941′de New York MoMA’da bir retrospektif sergi açan Dali, ABD’de hayli ilgi gördü. Bu dönemde mücevher tasarımı ve zengin ünlülerin portresini yapmak gibi pek çok ticari işe imza attı. Dali, ABD’de Avrupalı gerçeküstücülerin öncü ismi görülüyordu ama kendi reklamını yaptığı ve ticari etkinlikler içinde olduğu için Parisli sanatçılar tarafından dışlanıyordu.
Bilime ve özellikle atom kuramına ilgi duyan Dali’nin resimleri yavaş yavaş gerçeküstücülükten uzaklaşıp “nükleer gizemcilik”e doğru kaydı. 1948′de Amerika’dan Avrupa’ya döndüğünde resimlerinde iki izlek göze çarpıyordu; birincisi atomik resimler, ikincisi ‘Port Lliget Madonnası’ gibi klasik ve dinsel konuları ele alan resimler. Papa XII. Pius tarafından kabul edilen Dali, bundan sonra Katolik anlayışta resimler yaptı.
Yaşlandıkça yapıtlarındaki anlatım olanaklarının sınırlandığını gören Dali, 1960 sonrasında yeni teknikler bulmaya çalıştı ve bilimle metafizik arasındaki ilişkiyi tarihsel konular aracılığıyla betimlemeye çalışan anıtsal resimler yapmaya başladı.
1982′de Gala öldü. Salvador Dali, hastalıklarla geçen, yatağa bağlandığı yıllar geçirdi, tam sağlığına kavuştuğu sırada, 23 Ocak 1989′da kalp krizi geçirip öldü.* * * * *
Roll Dergisi’nde Komet’in, “Pentür olarak kötü bir ressam; boyası iyi değil, piktüral olarak zayıf. Bir illüstratör aslında, yaptıklarını karikatür ya da tasarım eskizi olarak gösterse kâfi…”
Ya da Argun Okumuşoğlu’nun da, “Muazzam bir bilek olduğunu yadsıyamam, ama teknik anlamda beni içine alan bir konu yok,” diye nitelediği Dali; yine Komet’in deyişiyle “büyük provokatör”. Kendi deyişiyle “büyük mastürbatör”.
Breton’un Dali’nin adından bozarak deyişiyle “Avida Dollars” (“Dolar düşkünü” gibi bir şey), Skandallar prensi, kendini beğenmiş bir teşhirci, işbilir bir reklamcı…
Dali, ikinci kuşak Gerçeküstücülerden. Manifestonun yazılışından beş yıl sonra gruba dahil oluyor, Eluard’ın eşi Gala’yla tanıştığının ertesi günü sevgili oluyor ve hayatını ona vakfediyor, Gala da onda herhâlde bir dâhi yaratmayı kuruyor. Otobiyografisinde yazdığına göre, Gala’ya “Sana ne yapmamı istediğini söyle, olabilecek en kaba, en erotik kelimelerle, öyle ki ikimiz de büyük bir utançla kavrulalım” demiş, Gala da cevap vermiş: “Öldür beni!”
Dali muhafazakâr bir ailenin oğlu sayılır, annesine de düşkün. Ama yıllar sonra bir resminin üstüne ‘Bazen annemin portresine zevkle tükürüyorum’ yazınca babasıyla arasındaki ipler iyice kopacaktır. Normalde böyle yapmıyordu herhâlde, ama şok yaratmaya eğilimi daha çocukluğundan barizdir, babasından başlar. “Küçükken aşçı olmak isterdim” diyor, “Bir sene sonra Napolyon olmak istedim, böyle böyle artarak devam etti olmak istediklerim.”
Madrid’deki akademisinin eğitimi onu kesmeyince gözünde Paris’i büyütüyor. Babasıyla gittikleri bir sefer Picasso’ya uğruyor, “Louvre’dan önce size geldim” diyor, Picasso da “İyi etmişsin” diyor şaşırmadan. Ustası böyle olanın istikbali malum…
Paris’e postu serince elinden memleketlisi Miro tutuyor. Çok geçmeden anlaşılıyor ki, Birinci Dünya Savaşı’nın bıraktığı beyhudelik duygusunu o saçmanın üzerine giderek, aklın ve bilincin hâkim olunamayan alanlarında dolaşarak atmaya çalışılan Gerçeküstücüler arasında en delisi Hakikâten o. Sergi açılışında dalgıç kıyafetiyle konuşmalar, abartılı davranışlar, orada burada soyunup durmalar, yerinde durmayan kaşlar gözler, sürekli el altında tutulan bir baston, yüzüne baktığınız anda müşerref olunan özenle kesilmiş ve havaya dikilmiş bıyıklar, sansasyon, skandal, sükse… Giderek bir “life-style” olarak işinin önüne geçen bir Dali…
O hayat tarzı ki, deli dolu olacak, kudretli, muktedir, hem sefih hem aristokrat olacak, Marki Sade baharatlı bir ‘hür faşizm’e varacak, Lorca’yla, Aragon’la, Eluard’la dostluğuna rağmen Franco’ya açık destek verecek ve Breton tarafından Gerçeküstücüler arasından şutlanacak… Hâlbuki vaktiyle anarşist gösterilere katılmışlığı, yandan da olsa İspanya İç Savaşı’nda cumhuriyetçileri desteklemişliği de var, ama Hitler’in, Franco’nun iktidarına, monarşinin göz boyayışına da bigâne kalamıyor. Kendi deyişiyle, “anüsü temiz olan sivil muhafızları anüsü kirli olan Çingenelere tercih ediyor”du…
Ve Amerika! Vaktiyle Bunuel’le sinemada açtığı çığırı dozunu azaltarak Hitchcock gibilerle sürdürdü, Walt Disney’le çalıştı, satılabildiğini görünce mücevher tasarımına yöneldi, ününe ün, kârına kâr kattı, cüzdanını tutup “Benim tanrım bu” dedi… Bir çikolata reklamında boy gösterecek kertede fütursuzca pazarlamacı ve ticariydi. Tamı tamına modern zamanları insanı oldu; bu da Amerika’nın müstakbel sanatçı tipiydi…
Sonraları kendini Katolikliğe verdi, monarşinin erdemlerini sıraladı, teknoloji sayesinde ölümsüzlüğünün mümkün olabileceğine inandı, Beatnik’lere, hippilere sevgiyle yaklaştı, kibirli bir kral ve haylaz, haşarı bir çocuk gibi dolaşıp durdu…* * * * *
Bunlar, “Dali kimdi”nin yanıt olabilir mi?
“Olsa da” altını bir kez daha çizelim: Dali bir faşisttir![2]
Merve Erol’un, “İpince, upuzun, çıta gibi bacaklarıyla bir fil… Eriyen, akan, bir sürü resimde sürekli eriyip akan duvar saatleri… Orada burada uçuşan kelebekler, kelebek değirmenleri… Bomboş bir arazide öylece duran bir ağaçla bakışan kocaman bir bulut-kafa… Tarifi gayrıkabil bir plastik etin kendini yedirişi… Vücuttan fırlayan çekmeceler, çürük eti saran karıncalar… Büyük bir piyanonun üstünde, gözleri çıkmış, dişleri fırlamış, ölü eşekler… Bir şemsiyenin yanıbaşında, bir ince dala asılı telefon ahizesinin damladığı Hitlerli tabak… Bir narı yırtan balığın ağzından fırlayan kaplanların saldırdığı çıplak kadın: Narın etrafında uçan bir arının yol açtığı düş… pek çok resmi, fakat ‘Vay anasını’ dedirtiyor…”
Ya da Esra Aliçavuşoğlu’nun, “Resimden şiire, çizgi filmden dekora kadar sanatın pek çok alanında yapıtlarının içeriği ile tam da döneminin insanı olduğunu kanıtlıyor aslında. Onun resimlerinde çağdaş insanın korkuları, hayal gücü ve istekleri somutlaşıyor…”
Veya Zeynep Oral’ın, “Dikkat! Dali’nin yaşam öyküsüne ya da ‘çılgınlıklarına’ saplanıp, ‘deliliğinin’ daha doğrusu ‘ilginçliğinin’, eserlerinin, yaratıcılığının önüne geçmesine izin vermeyin!.. Tüm önyargılardan sıyrılıp, sanki ilk kez karşılaşıyormuşsunuz gibi bakmaya çalışın sanatçının eserlerine de, yaşamına da. Yarım kalmış bir mektup, Lorca’nın bir tümcesi, ‘Endülüs Köpeği’nin bir imgesi size yeni ufuklar açabilir…” demesine aldırmayın!
Onun bir faşist olduğunu, sakın ola sakın unutmayın ve unutturmayın!
Luis Bunuel, ‘Son Nefesim’ isimli biyografik kitabında (önceleri dost, sonra gerek siyasal, gerek sanatsal ayrılıklardan ötürü yolları ayrılır), zamanın diktatörü Franco’ya sempati duyan Dali’ye olan dostluğunun bitmesine işaret eder ve ayrıca da ünlü şair Federico Lorca konusunda ekler: Sadece güzel şiirler yazdığı için kurşuna dizilen Lorca’nın dramatik ölümü sonrasında Dali’nin açıklamalarına Bunuel şu yanıtı verir kitapta; “-Dali- alçakça, onun bir eşcinsel cinayete kurban gittiğini söylemiştir. Bu tamamen saçmadır. Şurası açıktır ki, Federico Lorca ozan olduğu için öldü…”
Evet, “…’Dahi’ ressamın tarihe geçen bir başka yönü de; İspanya iç savaşında cumhuriyetçi, komünist, ilerici binlerce insanın ölümüne yol açan General Francisco’yu desteklemesi oldu. Ayrıca Franco’nun beş anti-faşist genci idam ettirmesinden sonra kamuoyu önünde faşist diktatörün yanında yer aldığını belirtti…”[3]
Dali… deyince; sakın ola sakın unutmayın ve unutturmayın o bir “dahi” değil; olsa olsa, “dahi1 kılığındaki paradüşkünü bir ikbal avcısı (arrivist) ve siyaseten de faşisttir!* * * * *
Biliyorum…
Gustave Flaubert gibi, “Sanatçının kendini değil insanı, kendi benini ve içindeki geldi geçti duyguları değil, dünyayı anlatması gerekir,” diyenlerden birisi olarak bu ele alış tarzım kimilerinin hoşuna gitmeyecektir!
Eğer Oscar Wilde’ın, “Kamuoyu son derece hoşgörülüdür. Dahiler dışında her şeyi unutur,” sözlerindeki üzere Dali’nin “dahi”liğini, unutan/ unutturan bir “hoşgörü”yle öne çıkartanlardansanız; Boileau’nun, “Her aptal onu beğenen başka bir aptal bulur,” ve Stanislaw Jerzy Lec’in, “Sanatta gerçekçilerden çok, yalan söyleyenler boldur,” saptamalarının bir muhatabı da -kuşkusuz- “sizsiniz”!
Çünkü resimden diğer disiplinlerine dek “Sanatın tek bir muhalif olma hâli varsa, o da meta ortamının içinden alternatif bir gerçeklik, yani pratik dışı bir gerçeklik kurabilme gücüdür”![4]24 Ekim 2008 11:47:27, Ankara.
N O T L A R
[*] Güney, No:47, Ocak-Şubat-Mart 2009…
[1] “Körler ülkesinde tek gözlü adam kraldır.” (İngiliz Atasözü.)
[2] İspanya tarihiyle yüzleşiyor: Ünlü şair Lorca’nın yakınlarının itirazlarını kaldırmasıyla 1936 yılında kurşuna dizilen 3 bin civarında kişinin gömüldüğü toplu mezarın açılması gündeme geldi. Yargıç Garzon, onlarca toplu mezarın açılması ve faşizm kurbanlarının tam listesinin belirlenmesi için kiliselerin, yerel yönetimlerin ve diğer devlet kurumlarının kayıtlarını bekliyor. İspanya, 1936-1939 İç Savaşı ve 1975′e kadar süren General Francisco Franco diktatörlüğü döneminde katledilen on binlerce sosyalist militanın ve Cumhuriyet hükümeti taraftarının anılarıyla yüzleşmeye hazırlanıyor.
Söz konusu dönemde öldürülen Cumhuriyetçilerin sayısı konusundaki tahminler, 55 bin ile 180 bin arasında farklılık gösteriyor. İç savaşta ölen toplam kişi sayısının 500 bine yaklaştığı tahmin edilirken seçilmiş hükümeti darbeyle deviren Franco elinde hayatını kaybedenler anıt mezarlıklarda yatıyor. (“Yargıç Garzon’a İç Savaş ve Faşizm Döneminde Katledilen 130 Bin Kişinin Listesi Verildi”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2008, s.11.)
[3] Deniz Ezgi Sürek, “Dahi Gibi Davran, Öyle Sansınlar”, Evrensel Genç Hayat, No:65, 8 Ekim-21 Ekim 2008, s.13.
[4] Şenol Yorozlu, “Özgürlüğün Hakkını Arayan Sanat”, Başka, No:4, Ekim 2008, s.51.




