» 2009 » Haziran
-
Dikili’de suya şok zam: 10 ton 1 kuruşBy Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 6, 2009 | Yorum Yok

İZMİR (06.06.2009)- İzmir’in Dikili ilçesinde 10 tona kadar harcanan sudan ücret almadığı için hakkında dava açılan Belediye Başkanı Osman Özgüven, zam yaptı! Özgüven “Büyük zam yapıyoruz” dedi, 10 ton suyun fiyatının 1 kuruş olarak belirlendiğini açıkladı.
Halkçı belediyecilik uygulamalarına imza atan Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, hakkında dava açılması nedeniyle su fiyatında artışa gitti. Artık Dikili’de 10 tona kadar su ücretsiz değil. Ancak sadece 1 kuruş.
Belediye Başkanı Osman Özgüven, 10 tona kadar suyu ücretsiz verdiklerini, 11. tondan itibaren ücret almaya başladıklarını hatırlattı. “Ancak yasa gereği belediyeler ürettikleri mal ve hizmetlerden ücret almak zorundalar. Suyu ücretsiz verdiğimiz için, bu yasa çerçevesinde Dikili Asliye Ceza Mahkemesi‘nde yargılanıyoruz. Suyun da bir insan hakkı, yaşam hakkı olduğunu düşünüyoruz ve kesinlikle satılmaması gerektiğine inanıyoruz. Bu konuda ceza alırsam, bu cezayı gururla taşırım” dedi. Yargılama nedeniyle suya zam kararı alındığını kaydeden Özgüven, “Dün belediye meclisimizde konuyu görüştük. Yasalar karşısında 10 tona kadar su kullananlara ücret belirlemek zorunda kaldık . 10 tona kadar sudan 1 kuruş ücret almaya karar verdik. Uygulama hemen başlıyor. Belediyeler ticarethane olarak görülmemeli. Biz bu zihniyete karşıyız” dedi.
Dikili’de halktan yana bazı hizmetler de şöyle: Şehir içi ulaşım ücretsiz. Evden okula, okulda eve ücretsiz öğrenci servisleri çalışıyor. Belediyeye ait sağlık merkezinde muayene 1 YTL, röntgen çektirme 6 YTL, parası olmayandan ise ücret alınmıyor. Belediyeye ait ekmek fırını ilçedeki en ucuz ekmeği satıyor. Ve ucuz jeotermal enerji hizmeti veriliyor.
-
Ankara’da 1-2 Haziran günleri yaşanan faşist çete ve polis saldırıları bugün kurumlar tarafından bir kez daha protesto edildi.By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 5, 2009 | 1 Yorum
Ankara’da 1-2 Haziran günleri yaşanan faşist çete ve polis saldırıları bugün kurumlar tarafından bir kez daha protesto edildi. Mülkiyeliler Birliği’ ndeki açıklama öncesi Konur Sokak’ ta Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Çevre Mühendisleri Odası ve Karikatürcüler Derneği tarafından hazırlanan “İnadına Konur Sokak” sergisinin açılışı da yapıldı.
Saat 11.00’da yapılan açıklamayı Mülkiyeliler Birliği, Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Halkevleri, İHD, Devrimci 78’liler Federasyonu, Yüksel Caddesi Esnaf Derneği ve Çankaya Belediyesi ortak gerçekleştirdi.
Burada yapılan açıklamada bir kez daha Kızılay ve sokakları faşist çetelere ve gericilere teslim etmeyeceğiz denildi.İlk olarak söz alan Mülkiyeliler Birliği Başkanı Ali Çolak, Mülkiyelilerin ve bu sokakta bulunan diğer kurumların burada oluşturulmak istenen gerici, faşist oluşumlara karşı her zaman mücadele ettiğini ve Yüksel Caddesi ile Konur Sokak’ın sosyal, kültürel ve özgürlükçü yapısına karşı yapılan her oluşumunda karşısında olacaklarını belirtti. 1-2 Haziran da yapılan mafya, çete saldırılarında polisin kurumlarla hiçbir temasta bulunmamasını düşündürücü olarak niteleyen Çolak, buralarda yasadışı işler yapmak çetelere karşı emniyetin bir tutum almadığını hatırlattı. Ayrıca bugün yayınlanan Sabah gazetesinin Ankara ekinin manşetinde iki günlük saldırılar sanki burada ki özgürlükçü güçler tarafından yapılıyormuş izleniminin verilmesini kınayan Çolak, hedef olarak gösterilen kişilerin bu sokağın gerçek sahipleri olduğunu söyledi. Ali Çolak son olarak, bu sokakta ve Yüksel Caddesi’nde özgürlükleri, sosyal kültürel dokuyu koruyacağız dedi.

Açıklamaya Çankaya Belediyesi adına katılan Belediye Başkan Yardımcısı Ali Ulusoy , gelişmelerden endişe duyduklarını, bu saldırılar olduğu andan itibaren burada bulunan kurumlarla irtibata geçtiklerini ve belediye olarak bu sokakların mafyatik güçler tarafından yıpratılmasına izin vermeyeceklerini söyledi.Toplumcu belediyecilik anlayışları gereği Yüksel Ceddesi ve Konur Sokak’ta çağdaş, ilerici, kültürel bir atmosfer oluşturmak için çalıştıklarını ifade eden Ulusoy, kent merkezlerinin çöküntü alanı haline çevrilmesine karşı projeler ürettiklerini belirtti. Ali Ulusoy, bu güne kadar bölge esnafına verilen belgelerin tekrar incelemeye alındığını ve yeni verilecek belgelerin bu bölgede bulunan kurumlarla oluşturulacak bir komisyonla birlikte verileceğini ifade etti.Sendika.org /Ankara


-
Küba, sermayeye mi yoksa basın özgürlüğüne mi karşı? -By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 5, 2009 | Yorum Yok
- – 02 Haziran 2009 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, büyük kitle iletişim araçları Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü gibi kuruluşların basın özgürlüğünü ihlal eden ülkeler listesine geniş bir yer verdi.[1]
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, toplam 173 ülkenin içerisinde Küba’yı “basın özgürlüğüne saldıranlar” arasında, 5. sıraya koydu.[2] Karar, adada hapiste bulunan 23 “bağımsız gazetecinin” varlığına dayanılarak haklı çıkarılmaya çalışıldı.[3] Bu insanların, yayınladıkları herhangi bir şey nedeniyle değil, Havana’daki Amerikan Çıkarları Bürosundan* para ve talimat aldıkları için mahkûm olduklarını hatırlamak gerekir. Yani, kendi ülkesine ekonomik savaş açan süper gücün, gizli servisine hizmet etmekten dolayı suçlu bulunmuşlardı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün inancına göre bu gerekçeler “sahte bir argümandı.” Küba’dan daha fazla yüksek cezaları bulunan ABD veya diğer ülkeler tarafından böyle bir uygulama yapılsaydı, bu gayet doğal sayılacaktı.[4]
Ayrıca Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü web’de, herhangi aydınlatıcı bir kanıt ortaya koymaksızın bu kişilere karşı “polis şiddeti” uygulandığından söz ediyor.[5] Halkının, dünyanın birçok ülkesinde yaşanan, toplum polisi saldırıları ya da polis dayağı gibi sıradanlaşan olayları bile bilmediği Küba’da, polis vahşetinden söz etmek son derece acayip. Adada bulunan 156 yabancı akredite gazeteciden birçoğu, bu adı geçen olaya ilişkin bir fotoğraf karesi yakalamak için yıllardır beklemekte. Şayet, böyle bir fotoğraf karesi yakalanmış olsaydı, şüphesiz bütün dünya haberlerinin ve gazetelerinin baş sayfalarına yer alırdı.
Küba’nın adı geçen listede neden bulunduğunu anlamak için uluslararası kurallar olarak dayatılan basın özgürlüğü kavramının özelliğini yeniden incelemek gerek.[6]
- Dünyadaki televizyon, radyo ve gazete yayıncılığının büyük çoğunluğunun mülkiyeti özel şahısların elinde bulunuyor. Bu medya, genel olarak hür teşebbüs ideolojisi ve kendi iş çıkarları açısından sorun oluşturan haber ve düşünceleri, yayınları dışında tutuyor.
- Aynı kapitalist ideoloji tarafından kabul gören uluslararası haberlerin yüzde 90’dan fazlası, zengin ülkelerde, az sayıda bulunan ajanslar tarafından dağıtılıyor.
- Medyaya ekonomik destek sağlayanların, büyük reklâm verenlerin, imajlarına zarar verebilecek bilgi ve haberler yayınlanmıyor.
Ayrıca medya çalışma yasalarını ve sendikal hakları, en yoğun şekilde ihlal eden sektörlerden biri ve bu konuda da vatandaşa bilgi vermiyor.
Büyük iletişim araçları için basın özgürlüğü: işadamlarının ve gazetecilerin küçük elit bir parçası tarafından kendi ideoloji ve çıkarlarına göre kamuoyu görüşünü şekillendirmek; fikirlerin, haberlerin dağıtımı, yönetimi ve idaresini yürütmektir. Onlar için basın özgürlüğü, kapitalist sistemi eleştiren sesleri susturmak, kendi çıkar ve düşüncelerine uygun düşen kuruluşlara ayrıcalıklı yer vermektir.
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü**: Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri, özellikle Fransa gibi başlıca büyük dünya güçlerinin hükümetleri ve de ABD’nin Miami eyaletinde bulunan, “Özgür Küba Merkezi” gibi aşırı sağcı organizasyonlar tarafından desteklenen; medya grupları ve diğer sektörlerin büyük şirketleri tarafından finanse edilen bir organizasyon durumundadır.[7] Zaten, çok sayıda analist de, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nü, medya tekellerinin bir sivil toplum örgütü olarak tanımlıyor.
Elbette bu mantığa göre Küba’nın dünya basın özgürlüğüne saldıranlar kara listesinde bulunması şaşırtıcı değil. Bu Karayip ülkesindeki kitle iletişim araçlarının mülkiyeti ise 1976 referandumunda [8] kabul edilen anayasasının, 53. maddesi uyarınca yalnızca kamuya aittir. Küba medyasında, haber, bilgi ve eğlence değerlerine göre ayıklanır, ideoloji ve prensipler, küresel büyük medya şirketlerinin ideoloji ve prensiplerinin tam karşıtıdır.
Onlar; bireycilik, tüketim, ciddiyetsizlik, kişisel başarı ve sürekli hür teşebbüs kültürü üretirken Kübalıların medya iletişim araçları, dünyanın önde gelen siyasi ve ekonomik güçlerine karşı mücadeleyi ve özgürlük ile eşanlamlı olan kültürü, ortak mülkiyet duygusunu vurgular. Her iki durumda da hegemonik, hâkim ideoloji ve bazı değerler bulunur. Ama Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü ve büyük medya için yalnızca onlarınkiler, “basın özgürlüğü” olarak adlandırdıkları şeyle uyumludur.
Adı geçen Uluslararası Basın Özgürlüğü Günü’nde medya; İnterAmerikan Basın Topluluğu (SİP) [9], Latin Amerika’da kartelleşen medya patronları; bütün dünyada Amerikan çıkarlarını savunmak için çeşitli çokuluslu şirketler ve Washington hükümeti tarafından kurulan “Özgürlük Evi” (Freedom House) gibi organizasyonlara geniş yer verdi.[10] Bu her iki organizasyonun, kendilerine ait basın özgürlüğü kara listelerinde Küba’ya da yer verildi.
Bu arada, medya tekellerinin çıkarlarıyla bağlantılı olmayan organizasyonların ve gazetecilerin büyük medya içinde herhangi bir yeri yoktur.
Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, Latin Amerika Gazeteciler Federasyonunun [11], her fırsatta ardı ardına Küba’ya karşı kampanyalar yürütmesi karşısında tarafsız hiçbir rol oynamadığı gibi Kuzey Amerika “censored” [12] projesi sorumlularının, Amerikan basınına ait belirli konulardaki şikâyetinde de sessizliğini bozmadı.
ABD hükümeti, 2008 yılında, Prensa Latina’nın [13] New York’ta çalışan Kübalı gazetecileri yasakladığı zaman bu projeyi yürüten Peter Phillips, bu esnada Chicago Tribune gazetesi, AP veya CNN muhabirlerinin Küba’da bulunduklarını ısrarla belirtmekteydi. Tabii ki, bu şikâyet, büyük kitle iletişim araçlarının hiçbirinde yer almadı.
Kendi haber sansür mekanizmalarını ve can sıkıcı tutumlarını hesaba katarak, büyük medya tekelleri ve büyük güçlerin hükümetleri, adı gecen bu listelerde, dünyada basın özgürlüğünün başlıca saldırganları olarak görünmeliydi.
Elit medya sahipleri ve onlara bağlı organizasyonlar, tıpkı Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi kuruluşlar, ne zaman basın özgürlüğünden konuşurlarsa, basın özgürlüğü dışında, çok farklı bir şeye atıfta bulunuyorlar demektir. Onlar, sadece, serbest girişim özgürlüğünden konuşuyorlar.
Çevirenin notları:
*Amerikan Çıkarları Bürosu: 1961 yılından beri Küba’yla her türlü diplomatik ilişkisini kesen Amerika’nın, Küba’da elçiliği yok. Faaliyetlerini bu isim altında yürütüyor.
**Bu “bağımsız gazeteciler” tutuklandıkları zaman Küba Dışişleri Bakanı Felipe Gonzales, ABD, Kalkınma Ajansı’nın (USAID) 1997’den bu yana Kübalı işbirlikçilere aktardığı paranın 8,5 milyon dolar olduğunu açıklamıştı. Paranın kullanıldığı yerleri de şöyle belirtmişti: “Küba’da bağımsız sivil toplum örgütleri” kurulması için 1 milyon 602 bin dolar; “bağımsız gazetecilerin” sesini yükseltmek için 2 milyon 27 bin dolar. Küba’da rejim değişikliği planlaması için 2 milyon 132 bin dolar; bu programın desteklenmesi için 335 bin dolar, Miami’de bulunan “Özgür Küba Merkezi” için 2 milyon 300 bin dolar; “Muhalif İşçi Grubu”na 250 bin dolar. “Küba Demokrasi Enstitüsü”nün payına düşense 1 milyon 322 bin 500 dolardı. Cubanet adlı Miami’de üslenmiş internet haber ajansına 2001’de 343 bin dolar; 2002’de de 800 bin dolar verilmişti. Ayrıca Küba Dışişleri, bu tutuklu “gazetecilerin” Kübalıların zor bela girebildikleri ABD İlişkileri Bürosu’na serbest giriş kartlarının bulunduğunu, aralarından bazılarının Cubanet’e istihbarat yollayan “gazeteciler” bulunduğunu, resmen işsiz görünmelerine rağmen çoğunun üzerinden binlerce dolar çıktığını belirtmişti. Bu kişiler, Küba’da, başka bir devletin çıkarları için Küba devletinin bağımsızlığına karşı zararlı eylemlerde bulunma suçuyla, halka açık bir şekilde yargılanmış, 3 bine yakın insan davaları izlemişti. Sanıkların avukat hakkı kısıtlanmamış ve hiçbir biçimde işkence veya kötü muamelede görmemişlerdi.
***
Ayrıca Gazeteci Jean-Guy Allard’ın, Küba’daki Granma gazetesinde yayınlanan araştırmasına göre; Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) adlı kuruluşun, Küba hükümetini karalama faaliyetlerinin arkasında, “Publicis” adlı uluslararası reklâm ve halkla ilişkiler şirketinin olduğu ortaya çıkmıştı. RSF’nin sponsorluğunu yapan ‘Publicis’ grubuna bağlı şirketlerin marifetleri, mafya operasyonlarından medya şantajlarına dek uzanıyordu. Müşterileri arasında, çoğu ABD’li dev şirketler bulunan “Publicis”in Amerikan ordusu ve CIA ile de “derin” ilişkileri olduğu biliniyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler Genel Sekreteri Robert Ménard de, daha önce, Amerikalı “Saatchi&Saatchi” adlı reklâm şirketinin, Küba karşıtı faaliyetlerinde, kendilerine ücretsiz hizmet verdiklerini de doğrulamıştı
Jose Manzaneda
çeviri sendika org
-
Santiago Stadyumu: Şili 1- Sovyetler Birliği 0By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 5, 2009 | Yorum Yok
Bir futbol sezonunu daha geride bıraktık. Okurlarım anımsayacaklardır; her sene lig sonunda bir futbol öyküsünü bu köşeden sizlerle paylaşmaktayım. Bu senenin öyküsünü David Goldblatt’tan aldım (Futbolun Küresel Tarihi, Riverhead yay.) Bu arada Beşiktaşlı dostlarımı bu seneki başarılarından dolayı kutlarım.
***
1970 yılı Şili için bir dönüm tarihidir. Unitad Popular cephesinin sosyalist lideri Allende seçimleri kazanmış, emek ve ulusal bağımsızlıktan yana radikal bir programı uygulamaya koymuştur. Şili’nin bakır ve kömür madenleri ile demir-çelik ve demiryolları gibi stratejik nitelikli sektörleri millileştirilir. Ford ve ITT’ye ait ulus ötesi tekellerin fabrikalarına el konulur. Ücretler arttırılır, geniş kapsamlı bir sosyal yardım programı başlatılır ve geniş kapsamlı bir toprak reformuyla topraksız köylülere toprak dağıtılır.
Ancak Amerika’nın “arka bahçesinde” filizlenmekte olan bu sosyalist dönüşüme karşıdevrim gecikmez. Amerikan İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) doğrudan yönlendiriciliğinde bir dizi sabotaj ve toplumsal şiddet uygulamaya konulur. Sanayiciler, bankacılar, muhafazakâr bürokratlar ve üst dereceli subaylardan oluşan bir koalisyon, Allende hükümetinin kazanımlarına karşı şiddete başvurmaktan çekinmez. 11 Eylül 1973 sabahı Amerikan yönetiminin ve CIA’nın da desteğini arkasına alan General Augusto Pinochet, kendisine bağlı birliklerle başkanlık sarayını kuşatır ve hava kuvvetleri parlamentoyu bombalamaya başlar. Allende teslim olmayı reddeder ve yaşamına son verir.
11 Eylül’ü izleyen günler Şili’nin ilerici, yurtsever güçleri için baskı, tutuklanma ve işkence günleridir. Binlerce sosyalist, sendika lideri ve emekçi Estadio Nacional’da (Santiago Stadyumu’nda) hapsedilir. Stadyum kitlesel bir engizisyon mahkemesine dönüştürülmüştür. İşkence, baskı ve her türlü insanlık dışı şiddet General Pinochet’in askerleri tarafından planlı bir biçimde uygulamaya geçilir. Şilili ozan Victor Jara’nın bilekleri kesilir ve gitar çalmaya devam etmesi emredilir. İnsanlık dışı işkenceler Santiago Stadyumu’nun duvarlarını aşar ve tüm dünyada yankı bulur.
***
Darbeden yaklaşık iki buçuk ay sonra, 21 Kasım 1973’te Şili ulusal futbol takımı Dünya Kupası elemelerinde Sovyetler Birliği ile karşılaşacaktır. Sovyetler, binlerce yurtseverin işkence gördüğü Santiago Stadyumu’nda herhangi bir spor karşılaşmasına katılmayacağını bildirir ve FIFA’dan müsabakanın tarafsız bir sahaya alınmasını talep eder. 27 Ekim tarihinde Sovyet Futbol Federasyonu FIFA’ya şu telgrafı çeker:“Şili’de faşist bir ayaklanma sonucunda yasal hükümetin devrilmiş olduğu ve ülkede kanlı bir terör ve baskı rejiminin hüküm sürdüğü herkesçe bilinmektedir. Santiago Stadyumu futbol müsabakası oynanabilecek bir mekân olmaktan çıkarılmış, Şilili yurtseverlerin işkence gördüğü bir toplama kampına dönüştürül- müştür. Sovyet sporcuları Şilili yurtseverlerin kanıyla bezenen bir stadyumda spor karşılaşmasına çıkmayı reddeder.”
Bu girişim üzerine FIFA Estadio Nacional’i incelemek üzere Şili’ye bir heyet gönderir. FIFA heyeti incelemeleri sonucunda “stadyumun çimlerinin futbol oynamaya elverişli; sahanın ölçülerinin teknik standartlara uygun ve seyircilerin tribünlerinin düzenli ve temiz” olduğuna dair bir rapor verir ve Santiago Stadyumu’nda “politik tutukluya rastlanmadığını, sadece hüviyetleri tespit edilememiş olan bazı şahısların alıkonulduğu”nu belirtir.
Sovyet takımı bu şartlar altında Şili’ye gitmez. Maç, saatinde başlatılır. Şilili forvet oyuncuları birkaç pasta Sovyet ceza sahasına girerler ve boş kaleye gollerini atarlar. Maç, santra yapılamadığı için bu tek golle sona erer: Şili 1 – Sovyetler 0.
Şili böylece 1974 Dünya Kupası’na katılır. Protestolar arasında oynanan grup maçlarında ev sahibi Batı Almanya’ya yenilir; Doğu Almanya ve Avustralya’yla beraber kalarak kupadan elenir.
Bu arada Şili ekonomisinin ve toplumsal yaşamının “serbest” piyasaya terk edilmesini amaçlayan muhafazakâr bir yapılandırma programı Şikago Üniversitesi’nde eğitim görmüş bir dizi teknokrat tarafından başlatılmıştır. Şili ekonomisi Şikago çocuklarının emrinde tarihte görülmemiş bir soygun ve talan dönemine kucak açar. Allende hükümetinin tüm reformları, sanayi ve tarım politikaları tersine çevrilir. Sendikalar ve köylü birlikleri acımasızca ezilir; millileştirilmiş sanayi ve madenlerle köylülere dağıtılmış olan topraklar büyük toprak sahiplerine geri verilir. Şili’de piyasa köktenciliği, politik terör ile birlikte kol kola girmiştir.
Futbol, kuşkusuz, sadece yirmi iki oyuncunun oynadığı ve doksan dakikadan ibaret bir oyun değildir.Erinç Yeldan
-
Sabah ATV grevi SÜRÜYOR !By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 5, 2009 | Yorum Yok
ATV-Sabah’ta 13 Şubat’tan beri grevde olan gazetecilerden Özsel Tortop ile Sefaköylü Halkevciler tarafından hazırlanan Küçükçekmece Günlüğü Bloğu bir söyleşi yaptı. Özel bir medya kuruluşunda yürütülen bu ilk grevin serüvenini konuştular.
Merhaba
Özsel Tortop: MerhabaÖncelikle kendini tanıtırmısın?
İsmim Özsel Tortop. 33 yaşındayım. 12 yıldır gazetecilik yapıyorum. İşten çıkarılmadan önce Turkuvaz grubuna ait Aktüel dergisinde çalışıyordum. 13 Şubat’tan beri grevdeyim arkadaşlarımla birlikte.Grev nasıl başladı, kaç kişiydiniz ve süreçten bahseder misin?
İstersen önce nasıl örgütlenmeye başladık ordan başlayayım. TMSF 2 yıl önce Ciner Grubu’na el koyunca ve TMSF de devlet kuruluşu olduktan sonra örgütlenmeye ve faaliyetlere başladık. Çalık Grubu Atv-Sabah’ı satın alınca, toplu sözleşme görüşmeleri başladı. Aslında toplu sözleşmenin 22. maddesinde anlaşma sağlandı. İşçilerin ücretlerine gelince, tabiri caizse işveren mızıkçılık yaptı ve masadan kalktı. Akabinde, sendikalı bütün çalışanlara tehditler, santajlar yapıldı, rüşvetler verilmeye başlandı. Sendikaya destek inanılmaz ölçüde azaldı. Sendikayı bırakanların sayısı oldukça arttı. Sonunda, sendika yasal hakkını kullanıp greve çıkma kararı aldı. Grev kararı aldığımız günün sonrasında tehditler ve santajlar devam etti ve grev günü işyerine sabah 9’da gelmeyen, grevde sayılır denildi. Grevi kırmaya çalışsalar da, 10 kişi greve çıkmaya karar verdik. Bizim dışımızda da içeride sendikalı arkadaşlarımız var hala. Onlar katılmadı. Gerekçeleri ekonomik krizdi.İlk başta sendikalı çalışan üye sayınız kaçtı? Şimdi durum nedir?
İlk başlarda sendikanın 500 üyesi vardı. Yaşanan süreçte baskı sonucu ayrılanlar oldu. Sayımız 30-40′lara kadar düştü. Devam eden direnişimizle birlikte, şu an sanırım 100 kadar üyemiz var.Greve sonradan katılım oldu mu?
Bu şu an zaten olamaz, ilk baştan katılmaları gerekiyordu. Ama söyle birşey aktarayım. Sabah gazetesinde çalışan 2 arkadaşımız sendikalı oldukları için tehdit edildiler. Suç duyurusunda bulundular ve dava netleşti aslında, dava şu an yargıtayda ve sonuçlanmak üzere. Dava sonuçlanınca onlarda bize katılacaklar ve sayımız 12 olacak.Çalışma arkadaşlarınızın verdiğiniz mücadeleye yaklaşımları nasıl?
O kadar korkutulmuş ve sindirilmişler ki inanılır gibi değil dorusu. Durum böyle olunca çoğunluk tepkisiz. Burası olmasa da, her cumartesi Taksim’de yaptığımız yürüyüşe ve grev gazetesi dağıtmaya gelenler oluyor. Mesela, telefonla arayıp sizi destekliyoruz deyip, yanımızdan geçerken selam bile vermeyenlerde oluyor. Böyle değişik tepkiler işte.Diğer gazeteci ve meslektaşlarınızdan destek alabiliyor musunuz?
Yok, onlardan da çok destek aldığımız söylenemez. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti destek veriyor. Onlar, arada ziyarete geliyorlar ve yürüyüşlerimize katılıyorlar. İnsanlar böyle şeylere inanmıyorlar mı, örgütlülüğü benimsemiyorlar mı, bilmiyorum doğrusu. Durum bu yani.Turkuvaz Medya’nın, Türkiye Gazeteciler Sendikası’na açtığı bir dava var. Grevin durdurulması ve sendikanın yetki belgesinin iptali ile ilgili. Bundan bahsedermisin biraz?
Onların iddiası yeterli sayıda üyeniz yok. Sudan bir sebepten dava açtılar. Hukuku bilmeyen avukatlarla mı çalışıyorlar, yoksa kasıtlı mı bilmiyorum ama ortada tuhaf bir durum olduğu kesin. Bizi kanunsuz olarak grevin 5.günü işten çıkardılar ve bunun farkındalar aslında. Bu da bir tür baskı kurma taktiği olsa gerek. Asıl dertleri, bu grev hemen bitsin ve paraları neyse verelim. Ama bizler para için çıkmadık greve. Örgütlü ve özgür basın istiyoruz öncelikle. Onlarda bunun farkındalar ama neye güvenerek yapıyorlar bilmiyorum. Sendikanın kanuni olarak hiçbir açığı yok.İşverenin sendika üyeleri ve diğer çalışanlar üzerindeki fiili yaptırımlarından söz edebilirmisin?
Şimdiye kadar birebir Ahmet Çalık’la muhattap olmadık. Bu tehdit ve santaj işlerini Genel Müdür ve İnsan Kaynakları Müdürü yapıyorlar. Şöyle birşey var, bizi tehdit eden genel müdür hakkında, suç duyurusunda bulunuldu. Kendisi sendikal hakkın engellenmesi suçundan yargılanacak.Sendikanızın yetkili olduğu başka işyerleri varmı?
Anadolu Ajansı ve Anka var. Anadolu Ajansı devlete ait zaten biliyorsunuz.Devam eden grev süreci ve sonraki planlarınızdan bahsedermisiniz?
Bundan sonra zaman ne gösterir bilmiyoruz. Şimdiye kadar grevde olduğumuz için hiç pişman olmadık. Süreç kanuni olarak neyi gösterirse öyle ilerleyecek. İşe iadeler ve diğer tüm sendikal haklarımızı alana kadar, sonuna kadar direneceğiz.Sabah-Atv grevinin belgeselinden bahsedermisiniz?
Bu gazeteci bir arkadaşımızın fikriydi ve şu an o uğraşıyor. Bizim belgeselimizi yapıyor. Hepimizle tek tek röportaj yaptı. Bakalım, bizde merakla bekliyoruz. Ayrıca benim de yazamadığım bir master tezim vardı. Aftan yararlanıp okula geri döndüm. İletişim masterı yapıyorum. Tez konumu değiştirdim ve Türkiye’de sendikal hareketler üzerine bir tez hazırlamaya karar verdim.Parti, sendika ve demeokratik kitle örgütlerinin desteği oldu mu?
Türk-İş ve DİSK sürekli yanımızda zaten. Pek çok kuruluştan destek aldık ve almaya da devam ediyoruz. Ama mevcut siyasi partilerin desteği pek yok gibi. Mesela, CHP söz veripte gelmedi, yanınızdayız deseler de lafta kaldı.DTP milletvekili Sabahat Tuncel’in TBMM’de verdiği bir soru önergesi var, bahseder misin biraz?
Sabahat hanım o gün bizi de arayıp haber vermişti. Ama son durum nedir bilmiyorum doğrusu.Benim bildiğim, sizin işkolunuzda, gazeteciler cemiyeti dışında, sendikal faaliyet yok. Bu ilk direniş sanırım?
Yok, doğru söylüyorsunuz. Benim düşüncem, gazeteciler ve çalışanlar, kendilerini başka bir ırktan görüyorlar sanırım. İşçi, emekçi olduklarının farkında değiller pek. Ya da farkındalar, farkında olmak istemiyorlar. Bu bakış açısı olmadığı için bu tip faaliyetler avam geliyor onlara. Ama bu konuda yeterince bilgi sahibi olmadıkları kesin. Mesela, Avrupa’da gazeteciler sendikalı değillerse basın kartı alamıyorlar. Avrupa’daki meslektaşlarının hangi haklardan yararlandıklarını, kendilerinin nelerden mahrum bırakıldıklarının bilincinde değiller. Mesela, ben 12 yıldır gazetecilik yapıyorum ama basın kartım yok. Basın kanunlarına göre çalıştırılmıyorum. Meclise haber yapmak istesem de giremiyorum. Röportaj yapmak istediğim bakanla, milletvekili ile ancak önceden arayıp ziyaretçi sıfatıyla görüşebiliyorum. Arkadaşlarımız bunların farkında değiller. Üzerimdeki bu grev kıyafetini giymekten utanıyorlar. Bizimle konuşmaktan, destek vermekten hem çekiniyorlar hem de utanıyorlar ama ben de onlardan utanıyorum, bu kadar duyarsız oldukları için.Teşekkür ederim.bundan sonra kolay gelsin sizlere.
Ben teşekkür ederim. -
Eğitim emekçilerini barikatlar engelleyemediBy Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 5, 2009 | Yorum Yok
Eğitim emekçilerini barikatlar engelleyemedi ANKARA (05.06.2009)- Toplu sözleşme hakkı için 4 koldan Ankara’ya yürüyen Eğitim-Sen üyeleri, Zafer Çarşısı’nda polis barikatı engellendi. Emekçiler, polis saldırısına direndi, barikatları aştı. İlericiler, devrimciler, “Emekçiye değil, çetelere barikat” dedi, Eğitim-Sen’i yalnız bırakmadı.
Marmara, Ege, Karadeniz ve Kürt illerinden yola çıkan eğitim emekçileri bugün Zafer Çarşısı önünde bir araya geldi. Aralarında ESP, SGD, DTP, EHP, SDP ve Sosyalist Parti’nin de bulunduğu çok sayıda kurum yürüyüşe destek verdi.
Polis teröründe emekçiler yaralandı
Milli Eğitim Bakanlığı ile olan randevuları için bakanlık önüne yürümek isteyen Eğitim-Sen üyelerinin önü polis barikatı ile kesildi. 2 bin kişinin katıldığı eylemde, Eğitim-Sen üyelerinin kaldırımdan dahi yürümesine engel olan polis coplarla, gaz bombaları ile saldırdı. Kısa süren çatışmada 10′u aşkın emekçi yaralandı. Bir kişinin de kalp krizi geçirdiği öğrenildi. Emekçiler, saldırıyı “Emekçiye değil, çetelere barikat”, “Yılgınlık yok direniş var” sloganları ile yanıtladı. Polis saldırıyı görüntülemek isteyen gazetecilere de saldırdı. Star TV’nin kadın muhabiri darp edildi, yüzüne biber gazı sıkıldı.
Emekçilerin kararlılığı barikat aştı
Eğitim-sen üyeleri toplu sözleşme hakkı ile okullarda ve eğitim sisteminde yaşanan sorunlara ilişkin görüşme ısrarını sürdürdü. Emekçi memurlar, barikatın önünde oturma eylemi gerçekleştirdi. Emekçi memurların ısrarlı ve militan duruşu karşısında geri adım atan polis, barikatı açmak zorunda kaldı. Atatürk Bulvarı’ndan Milli Eğitim Bakanlığı önüne yürüyen emekçiler, “Bombanız, gazınız vız gelir bize vız”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, “Baskılar bizi yıldıramaz” ve “Faşizmi döktüğü kanda boğacağız” sloganları attı.
Emekçiler grevle uyardı
Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç bakanlık önünde yaptığı açıklamada, polis saldırısını protesto etti. Ekonomik krizin yarattığı tahribata dikkat çeken Kılıç, “Emekçilere yükletilen krizin bedeli sermayeye para olarak aktırılmaktadır” dedi. Halkın eğitim ve sağlık hakkının gasp edildiğini vurguladı. Eğitim-Sen Genel Başkanı Kılıç, parası olanın eğitim ve sağlık hizmeti alabildiği bir ülkede yaşanıldığını ifade etti. Buna karşı yollara düştüklerini söyledi. Kılıç, “Toplu iş sözleşmeleri görüşmelerinde taleplerimiz kabul edilmezse grev çadırlarımızı kurup genel greve çıkacağız” dedi.
AKP Hükümeti yalan söylüyor
KESK Genel Sekreteri Emir Ali Şimşek ise “Türkiye’nin pek çok ilinden başlayan yürüyüşümüzün saldırılara maruz kalmıştır. Ankara’da da bu saldırılardan nasibini alan emekçi memurların kararlı direnişi ile geri adım attırılarak Bakanlığa kadar geldik” dedi. AKP Hükümeti’nin açıkladığı teşvik paketini eleştiren Şimşek, “500 bin kişiye iş imkanı sağlayacağını söyleyen AKP hükümeti, 60 bin eğitim emekçisinin iş beklediğini görmemezlikten gelmektedir” diyerek, hükümetin ikiyüzlülüğünü ortaya serdi. KESK üyelerine yönelik tutuklama saldırısına vurgu yapan Şimşek, “Barış ortamına yakın olunan bir dönemde, JİTEM tarafından şehrin içerisinde uydurma gerekçelerle KESK’e baskınlar yapılmış, ortamı germeye çalışan hükümet 14 üyemizi tutuklamıştır. Bu tür saldırılar KESK’i yıldıramayacak” şeklinde konuştu.
Konuşmaların ardından Eğitim-Sen yöneticileri, hazırladığı talepleri dosyasını bakanlığa iletti.
Talepleri için yürüyecekler
- Eğitim-Sen üyelerinin talepleri şu şekilde:
- Bilimsel, laik, demokratik, kamusal eğitim istiyoruz.
- Çocuklar için kreş, beslenme, temiz su ve yılda en az 2 defa sağlık taramasından geçirilmesini istiyoruz.
- Eğitim iş kolundaki tüm çalışanların iş güvenceli ve kadrolu çalışmasını istiyoruz.
- Eğitimde demokratik yönetim istiyoruz.
- Vergide adalet istiyoruz.
- Ek ders yönetmeliğinin yeniden düzenlenmesini istiyoruz.
- İlksan’ın tasfiye edilmesini istiyoruz.





