» 2009 » Kasım
-
FARC-EP: Yeni Bir Kolombiya için Verilen KavgaBy Emektar Daktilo Dergisi on Kasım 14, 2009 | Yorum Yok
bolivarsomostodos.org Türkçe bölümünden alınmıştır
18 Şubat 2009
Jesús SantrichDirenişin Kronolojisi:
Kolombiya Silahlı Devrimci Güçleri- Halk Ordusu önderi Manuel Marulanda Velez yoldaş, şöyle diyordu:
´´ Ülkemizin tarihsel deneyimi gösteregelmiştir ki, diğer gerilla grupları gibi, FARC’ın ortaya çıkışı ve eylemi daha önceden süregelen ulusal sorundan türeyen koşulların olgunlaşma sürecine denk gelmektedir. Gerillanın ilk günlerinden, Kolombiyalılar üzerindeki despotik hükümet biçiminin basladığı o 1949 yılından bu yana…“
Manuel Marulanda Velez (MMV), Sur del Tolima (Tolima bölgesinin güneyinde) komunist bir çizgiye sahip yeni gruplar dahil, gerillalarının ortaya çıkışından ve onlar arasında, 1949`da Chaparral (Chicalá, Horizonte, La Marina ve Irco) bölgesinde ilk kurulanlardan bahsediyor.
“Liberal gerillalarla, komunist gerillalar arasındaki ilk buluşma, Irco-Chaparral alanında gerçekleşiyor, 1950`nin sonlarına doğru.” MMV.
Chicala, Horizente ve Irco alanlarındaki gerilla yönetimleri merkez hattı sıradağlarının yüksek kesimlerini zaptetmek düşüncesiyle, birlikte bir ´Gerilla bölüğü` oluşturma konusunda anlaşıyorlar. Böylece, hareketin doğdugu alandaki baskıyı azaltmak ve halkın düşmanın olası misilleme saldırılarından zarar görmesini engellemek için, düşmanın dikkatini başka tarafa çekebileceklerini düşünüyorlardı. ´Sur del Tolima Gerillaları`nın birinci konferansı, Cambrin vadisine doğru ilerleme kararını aldı.
“El Davis bölgesine gelindiğinde,heyecan o kadar yüksekti ki, büyük bir kitle toplantısında, komunistler, orada kalma, Tolima`nın güneyi için güçlü bir müfreze kurma ve birleşik bir askeri kurmay oluşturma önerisini kabul ettiler.” MMV.
Böylece, Chaparral bölgesi komunist müfrezeleriyle, Gerardo Loaiza`nın liderliğindeki liberal öz-savunma birlikleri arasındaki işbirliği, Cambrin vadisinin yüksek kısımlarında kararlaştırılan El Davis komandosunun kurulmasına yol açtı. ´´Bu kurmay, birlikte yürütülecek misyonları ve bazı yerel, özellikle de Rioblanco bölgesindeki müfrezeleri yönetmek için kuruldu.“MMV.
Irco bölgesinde Aralık ayında gerçekleşen ikinci gerilla konferansıyla birlikte, komunistler yönetimindeki silahlı müfrezeler, Devrimci Ulusal Kurtuluş Ordusu ismini aldılar.
1952. Geçiçi Roberto Urdaneta hükümeti, Llanos Orientales (Kolombiya`nın Venezuela`yla sınırı tarafındaki geniş düzlük arazi) bölgesindeki isyancıları pasifize etmek ve Tolima`nın güneyindeki askeri güçlerini desteklemek için birliklerini bu bölgelere gönderdi. Aynı yıl, Ulusal Halk Kurtuluş Hareketi birinci konferansı yapıldı.
1953. Pedro Antonio Marin, liberal-muhafazakar ittifakın kriz yaşadığı sırada, El Davis Komandosuyla ilişki kuruyor ve Komunist Parti saflarına katılıyor.
Aynı yıl, El Davis kurmayında parçalanma yaşanıyor. 13 Haziran 1953`te oligarşinin ve emperyalizmin desteğini arkasına alan, General Rojas Pinilla askeri darbeye öncülük ediyor. MMV söyle açıklıyor: “Merkezi düzenlemelerin ışık tuttuğu politik analiz, askeri diktatörlüğün, Kolombiya halkının problemleri için aradığı çözümü kesinlikle sunmayacağı yönündeydi. Ateşkese geçiş, oligarşinin ve emperyalizmin büyük bir politik oyunu olmaktan öteye geçmeyecek ve direnişin kırılmasına, kitle hareketinin bastırılmasına hizmet edecektir.”
Müfrezeler, silahlı direniş hareketini, geniş kitle hareketinin içinden geliştirme koşullarını yaratmaya çalışacaklardı. Mesela, El Támaro bölgesinde, komutan Prias Alape, Tolima`nın en güneyinde, daha sonrasında ´Marquetalia` nın kuruluşuna hizmet edecek calışmaya devam etti.
“Lister, Richard, Jorge Peñuela, Komutan Cardenal, Gratiniano Rocha ve diğer öne çıkan askeri-politik kadrolar, Tolima`nın doğusuna geçtiler. Burada, o konjuktürde, hükümet anti-komunist mücadele bahanesiyle halka yönelik baskıyı şiddetlendirdiği için, aşağı-yukarı uzun denilebilecek bir ateşkesi sağlamlaştırmak hedefiyle o bölgede sembolik bir varoluşu gerçekleştirmek gerekiyordu. 1953 yılında, gerilla mücadelesinden, liberallerin büyük çoğunluğunun silahlarını teslim etmeleri aracılığıyla, vazgeçilirken, komunistler, aleyhlerine dönen nesnel koşullar altında, subjektif olarak kendileri için çok riskli bu harekete devam edemezlerdi. Bu yüzden, daha ilk aşamada, politik hedeflerinde henüz çok sınırlı bir ilerleme kaydetmişken, ulusal gerilla hareketinin tümünü kapsayacak şekilde silahlı halk mücadelesi, askeri alanda değil ama politik alanda büyük bir darbe aldı.” MMV
1954. O dönemin diktatörü, General Rojas Pinilla, Bogotá`daki bir öğrenci gösterisinde ateş açılmasına izin vererek çok kan dökülmesine neden oldu. Anti-komunist kampanya derinleşmiş ve tüm ülke çapına yayılmıştı.
“Tolima`nın doğusundaki komunist hareketlilik, hükümet tarafindan uygulanan, kitlesel bir köylü hareketinin bulunduğu -içinden bir grup gerilla hareketine katılmıştı- Villarrica`ya kadar uzanan şiddet politikasının temel gerekçesi olarak gösterildi. Burada, operasyon tarzı sınırlı, ancak politik olarak gelişmiş yeni bir gerilla eylem biçimi ortaya çıktı…Zorlu bir aşama, askeri diktatörlüğün büyük oranda kesintiye uğramasına ve onun devrilmesi yönünde avantajlı koşulların yaratılmasına imkan sağlayan kahramanlık örneği.” MMV
1957. Diktatör devriliyor ve yönetimi, liberal-muhafazakar güç paylaşımı sistemine dayanan ´Milli Cephe` hükümetine yol açan bir askeri cunta devralıyor ve 1958`de Alberto Lleras Camargo hükümeti kurmakla görevlendiriliyor.
1960, 11 Ocak. Gaitania şehrinde, Jose Maria Oviedo`nun paramiliter polis şefi, ´Temiz Liberaller` çetesinin lideri Mariachi, hükümetle birlikte kurduğu bir komplo sonucu, Köylü Komunist Hareketi- o zamanlar barış süreci var- önderi Jacobo Prías Alape`yi (Charro Negro) öldürüyor. (1977 Eylül ayında, bu şahıs Santiago Perez`de cezalandırılmıştır). Charro`nun ölümü, –komunistlere karşı yapılan politik bir cinayettir – Manuel Marulanda`nın başını çektiği yeni bir silahlı direnişi ateşleyen bir kıvılcım olacaktır.
1962. Marquetalia köylü hareketine yönelik, 5000 askerin katıldığı ilk başarısız saldırı gerçekleşti. Manuel Marulanda, içlerinde Rigoberto Lozada (Joselo)`nın da bulunduğu kişileri örgütleyerek etkili bir savunma gerçekleştiriyor.
1963, 26 Eylül. Caycedo taburuna bağlı birlikler, gerillaların toparlanmasına bir yanıt olarak, Tolima yakınlarındaki Troja vadisinde 16 köylüyü katlediyorlar. Aynı zamanlarda, Pato ve Guayabero bölgelerine de saldırılar gerçekleşiyor ve o bölgedeki öz-savunma grupları hareketli gerilla birliklerine dönüşüyorlar.
1964. Marquetalia Operasyonu:
11 Nisan. Jacobo Arenas ve Hernando Gonzalez Acosta, Komunist Parti tarafından, Girardot`tan Marquetalia`ya gönderiliyorlar.
17 Nisan. Marulanda ikisini karşılıyor ve şöyle diyor: ´sizlerin katılımıyla, savaş o kadar zorlu olmayacaktır`.
İlerleyen günlerde zaman kaybetmeden, Manuel Marulanda, Isaias Pardo, Tula Pardo, Dario Lozano, Jaime Guaracas, Joselo, Eduardo, Lozada, Chucho Nazareno ve Rogelio Diaz, birlikte Marquetalia operasyonunu karşılayacak kurmay ekibini oluştururlar.
1964, 27 Mayıs. “Floresta`da, Ata nehri vadisinin üstünde, komutan Joselo komutasındaki bir gerilla grubu tarafindan başarıyla savaştığı ilk çatışma yaşandı. 30 Mayıs Cumartesi günü, La Suiza`da, unutulmaz komutan Isaias Pardo komutasındaki bir gerilla grubunun yaşadığı ikinci çatışma gerçekleşti.” (Jacobo Arenas).
FARC`ın kuruluş dönemine ışık tutan olaylar:
1964, 18 Haziran. Isaias Pardo 25 askerin öldürüldüğü bir pusuyu yönetiyor.
Aralarında bir M-3 marka ve 30 kalibrelik makinalı tüfek de dahil olmak üzere birçok silah ele geçiriyorlar. Aynı gün ordu, Bogota`da Başkan Guillermo León Valencia`nın katıldığı bir kutlamada hükümete ´Marquetalia çetelerden temizlendi` diye bir açıklama yapıyor.
San Miguel vadisindeki bir arazide, Marulanda`nın kendisine verdiği görevle Isaias Pardo bir catışmayı yönetiyor. Çatışma 10 gün sürüyor. Marulanda bir daha Isaias Pardo`yu görmüyor. Hüzün tüm dağı kaplıyor. Marulanda şöyle diyor: “onun ölümü tekti, çünkü o eşine az rastlanır bir kişiydi.”
Isaias Pardo`nun çatışmada gerçekleşen acı veren ölüm haberini aldıktan sonra, o sırada Rio Chiquito`da bulunan Kurmay Heyeti, daha sonra kurulacak FARC`ın geçmişteki organı olan, ´Güney Bloğu Konferansı`nın hazırlıklarına başladı.
20 Temmuz. FARC gerilla hareketinin doğuşuna vesile olan toplantı, Marquetalia operasyonunu analiz etti ve tarihsel öneme sahip ´gerillanın toprak reformu programı`nı oluşturacak taslağı hazırladı.
Bu olaylar üzerine Marulanda şöyle yazıyordu: ´´Temel komutan çekirdeği, 1949`dan itibaren, daima sayıca, savaş ve teknik ekipmanları bakımından çok güçlü bir düşmana karşı, farklı ve zorlu durumlarda gerilla savaşını uygulayan adamlardan oluşuyordu.
” Haklı nedenlerimizle savaşıyorduk. En önemlisi bu, çünkü bizim gerilla hareketimiz kendiliğinden çıkmadı, tam tersi, köylülere yönelik artan baskıya yanıt olarak doğdu, sonra, bizim savunmayı örgütlememizin nedeni, sömürülerden kaynaklanıyordu ve mücadele taleplerimiz, köylülerin ve işçilerin temel ihtiyaçlarından izole bir şekilde planlanmadı hiçbir zaman. Biz yurdumuzun kurtuluş mücadelesini veren savaşçıların hep bir parçası olduk.”
” Bize klavuzluk eden devrimci bir ideolojidir ve politik fenerimiz komunist aktivitenin pratiği içinde şekillenen bilimsel sosyalist teoriyle belirlenir.”MMV
1965, 17 Mart. 145 gerillanın katılımıyla gerçekleşen bir eylemle, Inza (Cauca) bölgesi ele geçirilir.
1965`in sonunda, 100 savaşçının katılımıyla, Riochiquito`da Güney Bloğu birinci konferansı gerçekleşir. Bu FARC`in resmi kuruluş konferansından önceki, konferanstır.”Bu Marquetalia gerillasının ve diğer müfrezelerin ilk konferansıdır. O zamanki hareketimiz buna Güney Bloğu ismini vermisti… Bu konferansa, Marquetalia, Riochiquito, el Pato, Guayabero, 26 Eylül ve diğer küçük gerilla grupları katılmıştı”(Jacobo Arenas). Marulanda da şöyle diyordu: “bütün müfrezeler için taktiğimiz belirlenmiş ve FARC`ın kuruluşuna doğru akan süreçte bir dizi sorumluluk alınmıştı. Bu toplantının hemen öncesinde şöyle demişti:´´Marquetalia`daki saldırıyı karşılayabilmek için, tek bir yönetim belirlemiştik. Politik-askeri otoritenin en üst biçimi olarak yeni tipte bir Kurmay Heyeti oluşturmuştuk…”.
1965, 23 Eylül. Özgür Üniversite öğrencisi ve Komunist Parti Gençlik teşkilatı üyesi Hernando Gonzalez Acosta, ordunun Riochiquito`ya saldırısı esnasında, Filo de los Inocentes bölgesinde savaşırken ölüyor.
Komunist Parti’nin X. kongre hazırlıkları sırasında şöyle deniyor: “…gerilla savaşı, kitlelerin mücadelesinin en yüksek biçimlerinden biridir…” Jacobo Arenas, Güney Bloğunun ikinci konferansı gerçekleşmeden önce, Komunist Parti kongresine katılır ve Parti Yürütmesi adına yaptığı konuşmada şöyle der: “Bu kongrenin ayrıca önemi, direnişin silahlı mücadele ayağının yükseldiği bir dönemde gerçekleşiyor olmasıdır.”
Komunist Parti X. kongresinde öne çıkan başka bir tez de şudur: “Aktüel olarak gelişmekte olan gerilla hareketinin, sadece kendilerinden önceki gerilla mücadelesi deneyimlerinden ders çıkardıkları için değil, aynı zamanda devrimci ve anti-emperyalist bir içeriğe sahip oldukları ve iktidarı almayı ve bunu halk için yapmayı planladıkları için daha belirgin bir karakteri var…”
1966. Mayıs ayında, Duda bölgesinde, 250 savaşçının katılımıyla, FARC`ın resmi kuruluş konferansı olarak kararlaştırılan, Güney Bloğu ikinci konferansı gerçekleştirilir: İlk kez, “FARC gerilla hareketi, işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimlerin birliğinden oluşan bir iktidarı kurmak için, uzun süreye yayılan bir savaşı geliştirecektir` demiştik. Burada, özellikle bilinç faktörü ve Kolombiya devrimci sürecinin yönetici unsuru olarak politik organizasyonun hayati önemi ortaya çıkıyor ve bu anlamda bu büyük misyonu yerine getirecek olan FARC`ın bunun için üzerine düşeni yerine getirecektir .”Jacobo Arenas.
Bu aşamayla ilgili olarak Marulanda`nın açıklaması şöyle: “Daha önce Marquetalia`da kurduğumuz kurmay ekibi, sadece oradan katılan savaşçıların üzerinde bir otoriteye sahipti, sonuç olarak bütün komandoları tek bir yönetim altında toplama aciliyetinden kaynaklanıyordu ve sonraki günlerde gelişecek aşama için bir plan geliştirmeyi amaçlıyordu. FARC`ın kuruluş konferansı ise, organik yapılanma ve politik-askeri çizgiye bağlı çalışma temellerini oturttu. İç organizasyonumuzu düzenleyen bir yönetmelik kabul edildi ve her bir bölgeyle sorumlu olacak yeni müfrezelerin organize edilmesi ve ülkenin tümünü kucaklayacak tarzda eylemlerin genişletilmesini kararlaştırdı. Ayrıca, taktikte yeni bir modifikasyon, diğer birçok hareketin dışında, düşmanı daima bizim inisiyatifimizin belirleyici olduğu alanlarda catışmaya çekme tarzını benimsemişti.”
1966-1968. Kökenleri, Ciro Trujillo`nun El Quindío bölgesinde yediği çok ağır bir darbeye dayanan zorlu bir krizle geçti. Komutan Jacobo Arenas, ikinci konferansta alınan kararlara gönderme yaparak, bu konferans sonrası gerçekleşen bu olayla ilgili şöyle değerlendirmede bulunuyor: ´´Bu bir eylem konseptini belirleyen taktik idi, geniş askeri operasyon bölgesinde hareketli gerilla savaşını uygulamak için gerilla güçlerinin bölgeye yayılmasını sağlayan bir taktikti.“
´´ Buna rağmen, böyle olmadı. O dönem FARC`ın ikinci genel komutanı pozisyonunda olan Ciro Trujillo, yolda Joselo ve Marulanda`ninkiler de dahil olmak üzere bütün müfrezeleri toplayarak bütün bu güçleri El Quindio bölgesine konsantre eder, neden ve ne için bunu yaptığını halen bilmiyoruz. Çok geçmeden, 500-600 gerilladan oluşan bu güç ordu tarafından takip edilir ve saldırılır. Böyle, aynı alana sıkışmış bir askeri güç yoğunlaşması planı yoktu tam tersi, plan müfrezeler bazında ve hareketli gerilla savaşı tarzında eylem yapmak idi. Buna uyulmaması sonucu, güçlerimiz organize olmayan bir biçimde geri çekildi ve her komutan kendi adamlarıyla birlikte kitle arasına ve farklı alanlara kendini koruyabilmek için dağıldı. Çok fazla adam ve silahlarımızın %70`ini kaybettik. Beşinci konferansa kadar Marulanda`nın dediğini hatırladık sürekli: ´en sonunda bizi neredeyse bitiren şeye cevap verebildik. Yönetici kadroların kafasında acı bir deneyim olarak yeretmesine rağmen değerli bir noktadır. Ciro Trujillo, iyi bir kadro, cesur ve yiğit bir adamdı, ancak hareketli gerilla taktiği ile ilgili açık bir fikre sahip değildi“`.
1968. El Guayabero bölgesinde FARC`ın 3. konferansı gercekleşti. El Quindio bölgesinde Ciro Trujillo`nun yaptığı gibi hatalar, Marulanda`ya göre: ´liberal bir gerilla pratiği olup hareketli ve son derece gizli olması gereken bir gerilla çizgisine uymayan bir tarz.“ idi.
Konferans çözüm yollarını tartıştı: aynı alanlara, daha küçük, daha çevik, daha operatif ve daha hareketli gruplarla tekrar girmek; gücü Tolima, Huila ve Cauca bölgelerine yaymak. Orta Magdalena bölgesinde zaten 4. cepheyi kurmak için birimler bekliyorlardı bunu değerlendirmek.
Önleyici savaş ve halk savaşı calışmaları ve ideolojik formasyon için merkezi okul organize edilecek.
1970. 4. konferans yılın başında yapıldı. Merkez Sıradağ hattına geri dönmek için koşullar oluşturuldu.
Cepheleri kurma düşüncesi kesinleşti ve bunu oluşturmak için farklı komisyonlar bu bölgelere yönlendirildi, politik hat olarak da ´dış borçlara`a karşı eylemler yapma kararlaştırıldı. Zaten varolan cephelerin de ülkenin farklı alanlarında yeni cepheler kurması planlandı.
´´Diğer konferanslarda olduğu gibi, Kurmay Heyetinde yeni düzenlemeler yapıldı, komuta kademesinde yeni terfiler ve bütün güçlerin yeniden dağılımı gerçekleştirildi“. (Jacobo Arenas)
1974. 4. konferanstan sonra, Trujillo döneminin krizini aşma yönünde ilk adımlar anlamında gelişmeler yaşandı. Müfrezeler, cephe karakteri kazanmaya başladı, yeni eylem konsepti geliştirildi ve güçlerin farklı alanlara yayılımı gerçekleşti.
5. konferansta krizi aşma yönündeki çabalar başarıya ulaşmıştı. ´´Şimdi ancak, bu neredeyse hepimizi yokedecek olan korkunç hastalığa karşı bir cevap oluşturabildik“ diyordu Marulanda. Jacobo Arenas da şöyle açıklıyordu gelinen aşamayı: ´´Aşağı yukarı 2. konferansa delege olarak katılan savaşçı sayısına bu konferansta ulaştık. Ancak önemli olan diğer bir kriter, her nekadar, henüz cephelerin yönetimi ve ulusal çaptaki yönetimin yapısı üzerine tam bir zihin açıklığına sahip olmasak ta, ülkenin farklı alanlarında birçok gerilla cephesi kurmayı başarmış olmamızdır“.
Beşinci konferans, cepheleri kurma ve geliştirme yönündeki calışmaların meyvelerini vermeye başladığını tespit etmişti. 5. cephenin kurulması için koşullar oluşmuştu. 4. cephe Orta Magdalena bölgesinde çoktan eylemlere başlamıştı. Ünlü ´Sonora operasyon`unu atlattıktan sonra, 1973`te Manuel Marulanda, savaşçılarıyla birlikte Merkez Sıradağları bölgesinde düşman güçlerine karşı yapmış olduğu destansı saldırılar sırasında, 6. cephenin doğuşu için tohumları serpmişti.
1978. Ocak ayında 6. konferans gerçeklesti. Konferansa, El Pato bölgesinden ve dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci cepheyi kurmayı planlayan savaşçılardan oluşan delegeler katıldı. Kırda ve şehirde etki artmıştı. O sırada FARC, 1000 savaşçı ve 100-120 arası komutana sahip bir güç durumundaydı.
Cephelerin kurmay ekipleri kuruldu ve yeni bir konseptle, -1973 Ocağında yapılan Kurmay Heyeti toplantısından beri işliyordu- Merkezi Kurmay Heyeti Sekreteryası kuruldu.
Artık kaçınılmaz hale gelen bir ihtiyaç olarak, yönetimlerin kapasitesini artırma, sayıca, silah, finans olarak gelişme, cephelerin kendi okullarını ve kurmay heyetinin ve sekreteryasının okulunu kurma hedefleri belirlendi. Resistencia (Direniş) adlı derginin çıkışının süreklileştirilmesi kararlaştırıldı.
Jacobo Arenas diyordu ki: ´´FARC`ın o zamana kadarki tarihi boyunca gerçekleştirdigi en verimli ve zengin konferanstı bu. Farklı cepheler örgütlendi, çeşitli tezlerin dışında, tüzük, disiplin yönetmeliği ve FARC`ın tüm yaşamını belirleyen yönetim normları tartışıldı ve oluşturuldu. Gerilla hareketinin tüm aktivitesinde, politik örgütlenme ve kitle çalışmasından iç eğitim ve propagandaya kadar genel bir denge oluşturuldu. Tezlerden birisi de, gerilla alanlarında politik aktivitenin gizli bir şekilde organize edilmesiydi. Bu düşünce kabul edildi. Bununla birlikte, cepheler politik organizasyonları düşmanın darbelerinden sakınmak için kendi aktivitelerini kontrollü bir şekilde genişlettiler. Bu konferans ayrıca, sonrasında her bir cepheyle planlanmak ve kurmay heyetinin denetiminde yürütülmek üzere sekreterya tarafından somut hale getirilecek, ulusal çapta hayata geçirilecek askeri bir planın genel hatlarını belirledi.“
1978-82. İşkenceci Başkan, Julio Cesar Turbay Ayala dönemi. Karanlık Ulusal Güvenlik yasasına ve tüm temel hakların ihlal edilmesine karşı mücadele yılları.
1980. El Guayabero alanında 4-25 Ağustos tarihleri arasında 21 gün süren ´Cisne 3 Planı` adı verilen daha sonra ´yeni model eylem tarzı` olarak formule edilecek bir eylem kampanyası gerçekleştirildi.
1982. 4-14 Mayıs tarihleri arasında, El Guayabero bölgesinde, örgüt ismi, FARC`a ek olarak Halk Ordusu`nun kısaltılışını ifade eden harflerden oluşan EP takısının eklenmesinin de kararlaştırıldığı ve ayaklanma hareketinin ´stratejik plan`ının somutlandığı yedinci konferans gerçekleştirildi. Daha sonraki bir tarihte, 1989`da genişletilen ´Yeni bir Kolombiya için Bolivarcı Kampanya` adlı plan devreye sokuldu.
Operasyon Cisne 3 ismi verilen eylem kampanyasından çıkarılan deneyimlerle birlikte, eylem tarzında bir değişikliğe, düzensiz-savaşın yeni bir taktiği, yeni bir konseptle uygulanmaya başlandı.
Konferansın sonuca bağladığı hedeflerle birlikte, Ekim 83`te genişletilmiş Merkezi Kurmay Heyeti toplantısı yapıldı. ´´ İktidarı alma yolunda askeri bir stratejiyi formule etmek için, daha geniş bir politik konsept, kitle mücadelesinin diğer bütün formlarıyla, silahlı eylemi kombine etme… Yedinci konferans şimdi bize askeri karakterle ilgili çok önemli başka bir konsepti sunuyor, yani, FARC`ı gerçek anlamda ´saldıran` bir gerilla hareketine dönüştürecek yeni eylem tarzını ifade ediyor. Yeni eylem tarzı demek, FARC artık, düşmanı, ona pusu kurmak için beklemeyecek, tam tersi onun peşinden giderek onu yakalayacak, kuşatacak, baskılayacak ve eğer düşman eski tarzda ona karşılık vermeye çalışırsa, hareketli komandolarla ona saldıracak.“
Kasım. Genel af kanunu onaylandı.
1983. 6-20 Ekim. Genişletilmiş Merkezi Kurmay Heyeti Kurulu toplantısı yapıldı. Genel kurul dikkatini cepheler gerçekten yeni konsepte uyarak askeri idareyi ve yedinci konferansta belirlenen yeni eylem tarzını geliştiriyorlar mı buna yoğunlaştırmıştı.
1984-1986. Union Patriotica (Yurtsever Birlik)`nın zirveye çıkışı ve katliamdan geçirilişi
1984, Mart. Belisario Betancourt hükümetiyle çift taraflı ateşkes.
Mayıs`ta Yurtsever Birlik (UP)`nin tasarısı yapıldı. Betancourt hükümetiyle barış sürecine imkan vermek için ateşkes anlaşması imzalandı. FARC, UP politik hareketi çalışmalarını hızlandırdı.
27 Aralık 1984-2 Ocak 1985. FARC-EP genişletilmiş Merkez Kurmay Heyeti genel kurul toplantısı yapıldı. Yeni tip eylem tarzının uygulanmasında ısrar edildi: Bütün hareket güvenlik konusunda en üst seviyede dikkatli olacak ve bütün yöneticiler, yönetim kurallarına uyacak ve Disiplin Kanununu eksiksiz uygulayacak. Genel Kurul, askeri strateji ve taktik olarak yeni eylem tarzının konseptsel ve teknik yanıyla ilgili eğitim sürecini örgütleyecek. Ayrıca, birliklerin yönetimi ve stratejinin yaygınlaştırılması konusunda yöneticiler eğitilecek.
FARC, halka açık yerlerde sosyal adaletle sonuçlanacak bir barış ihtiyacının propagandasını yaptı. Yurtsever Birlik (UP), 1986 seçimlerinde, 17 senatör, 11 yerel mecliste 23 milletvekili, 187 konseyde 350 temsilci çıkarmayı başardı. Kuruluşundan itibaren, süregiden yıllarda, El Baile Rojo (kızıl dans) diye adlandırılan operasyonlar aracılığıyla bu politik organizasyona karşı gerçekleştirilen kirli savaşta, aralarında, yüzlerce yöneticisinin, militanının ve sempatizanının olduğu toplam 5000 kişinin öldürüldüğü, yüzlercesinin yaralandığı, kaybedildiği ve işkencelerden geçirildiği vahşi bir politik soykırım uygulandı. Bu dönemden sonra devlet kirli savaşı daha da tırmandırdı.
1987, 17-20 Şubat. FARC-EP genişletilmiş Merkez Kurmay Heyeti kurul toplantısı gerçekleşti. Her cephenin tam hareketli bir sisteme geçişi kararlaştırıldı. Hükümetin ateşkesi ihlal etmesine ve vahşi kirli savaş uygulamalarına karşılık verilmesi gerekiyordu.
16 Haziran. 14. ve 15. cephelerin birlikte katılımıyla, meşru savunma amaçlı askeri bir eylem gerçekleştirildi. Bu eylemden birkaç gün önce ordu, ateşkesi resmen bozarak Urabá bölgesinde, bir gerilla kampına kalleşçe bir saldırı düzenleyerek 22 savaşçıyı katletmişti. Gerçekleşen gerilla eyleminde ise, Kontrgerillanın bir taburu komple imha edildi. Hükümet, bu kışkırtıcı olaylarla ateşkesin resmen bozulduğunu ilan etmiş oldu.
Eylül. Diğer bazı gerilla örgütleriyle birlikte, Simon Bolivar Gerilla Koordinasyonu kuruldu.
25-29 Aralık. FARC-EP genişletilmiş Merkez Kurmay Heyeti kurul toplantısı yapıldı. Kurul toplantısı planını açıkladı: ´´Ateşkesi yeni bozmuş kendisine neredeyse 5 yıldır askeri olarak karşılık vermediğimiz düşmanın başlattığı yeni savaşla karşı karşıya kaldığımız şu an, temel olarak hareketimizin yeniden toparlanması problemiyle ilgilenmek zorundayız.“
1989. Merkez Kurmay Heyeti genel kurul toplantısı. Yeni tip eylem tarzının uygulanmasının güvenceye alınmasında ısrar ederek: ´ilk değişiklik, yöneticilerin ve savaşçıların beyninde olmalıdır.“ diye bağlanıyordu toplantı.
1990, Ağustos 10. Kumandan Jacobo Arenas doğal nedenlerden öldü.
9 Aralık. Devlet Başkanı Cesar Gaviria Trujillo ve onun üst rütbeli askeri yöneticileri, FARC-EP Sekreteryasını öldürmek için Casa Verde (FARC yönetiminin bulunduğu yere verilen ad, türkçesi Yeşil Ev)`ye yönelik Centauro II adı verilen bir operasyon gerçekleştirdi. Saldırı FARC savaşçıları tarafından çok sert bir şekilde püskürtüldü ve düşman güçleri geri çekilmek zorunda kaldı. Aynı gün, anayasal değişikliler için seçim yapıldı ve hükümet isyancı güçlerin seçimlere katılmasına izin vermedi.
1991. Şubat ayında, gerilla lideri anısına, halka ve gerillaya yönelik artan devlet terörüne karşı bir cevap olarak, ´Kumandan Jacobo Arenas, yolundan yürüyoruz` adlı bir askeri kampanya düzenlendi. Bu sert darbe, oligarşiyi ve hükümeti önce Caracas (Venezuela), daha sonra da Tlaxcala (Meksika)`da olmak üzere iki kez FARC`la masaya oturmaya zorladı.
Ekim. Rejimin vahşilikleri, diyaloğun başarısızlıkla sonuçlanmasına yolaçtı.
1993. Nisan ayında, 60 cepheden ve ülke çapına yayılmış temel birimlerden katılan delegelerle, FARC-EP VIII. Konferansı gerçekleştirildi. Kolombiya`da silahlı mücadelenin geçerli ve meşru olduğunun kanıtlandığı başarılı bir dönemin geride bırakıldığı değerlendirmesi yapıldı. ´Ulusal sözleşme ve yeni bir hükümet kurmak için platform` önerisi getirildi.
Manuel Marulanda Velez yoldaş, deneyimi, özverisi ve bütünsel devrimci metaneti nedeniyle FARC-EP`nin en yüksek lideri ilan edildi.
1994. Temmuz ayında, despotizme ve neoliberal kapitalizme karşı –o zamanki devlet başkanının adı- ´Despedida a Gaviria` (Elveda Gaviria) adında bir askeri kampanya düzenlendi.
1996, Ağustos 30. Militarizmin şiddetlenmesi, kirli savaş ve devlet terörüne karşı, aynı zamanda ülkenin güneyinde yaşadıkları sayısız sosyal probleme çözüm bulmak için protesto gösterileri düzenleyen yerlilerle dayanışmak amacıyla, FARC yeni bir askeri kampanya düzenledi. Hatırda kalır önemli eylemlerden biri Las Delicias bölgesindeki askeri üssün ele geçirilmesiydi. Eylem, daha sonra 15 Haziran 1997`de Cartagena del Chairá`da halka açık, büyük bir diplomatik anlamı olan bir etkinlikle hükümete teslim edilen 70 savaş esirinin tutuklanmasıyla sonuçlanmıştı.
1997, Kasım. ´Yeni bir Kolombiya’ya doğru açılan yollar` adlı genel kurul toplantısında, ´Ulusal sözleşme ve yeni bir hükümet kurmak için platform` manifestosuyla uyumlu olarak, ´Kolombiya Gizli Komunist Partisi` ve ´Yeni bir Kolombiya için Bolivarcı Hareket`in kuruluşunu örgütleme kararı alındı. Diğer birçok stratejik belirlemenin yanında, stratejik gizli yolların inşasına hız verme ve bütün bloklarda vericilerin aktif olarak kullanılması kararı alındı.
Rejim, ordu ve paramiliter güçlerinin yaptığı katliam ve yargısız infazlar vasıtasıyla, binlerce sivilin ölümüne sebep oldu. 1998`den itibaren FARC-EP, resmi ordu ve paramiliter güçlere karşı, Billar, Miraflores, Tamborales, Mitú, Juradó, Llorona Vadisi, Yarumal isimli eylemler gibi, düşmana binlerce kaybın verdirtildiği ve yüzlerce esir alma eyleminin yapıldığı çok sert saldırılar gerçekleştirdi.
1998, Mart 2. FARC-EP Güney Bloğuna bağlı gerillalar, Billar bölgesinde 3 Nolu hareketli tugaya bağlı 52. taburun bir bölüğünü tamamen imha ederek düşmana 80 kayıp verdirdi.
1999, Ocak. San Vicente del Caugan bölgesinde, FARC-EP ile Andres Pastrana Arango hükümeti arasında barış için diyalog süreci başladı. Birçok halk örgütlenmesinin katıldığı toplantılarda, katılımcılar, neoliberal politikaların yıkıcı etkilerinden bahsettiler. Eş zamanlı olarak, yeni hükümetin başkanı, IMF tarafından, bölgede yeni sömürgeciliği ilerletmek için bir manivela kolu olan uğursuz ALCA (Serbest Ticaret Anlaşması)`yı kurumsallaştırmak için önlemlerini genişletmeye ve derinleştirmeye başladı. Plan Kolombiya da, ´sosyal yardım` kalkanıyla neoliberal karşıtı halk direnişini şiddetle bastırmak için uygulanacak askeri-politik bir araç olacaktı.
2000. ´Barış ve ulusal bağımsızlık yolunda Bolivar’la` adlı genel kurul toplantısı, Gizli Komunist Partisi`nin tüzük ve görevleri konusundaki taslakları onayladı ve kitle hareketinin gizli politik cephe örgütlenmesi olarak tasarlanan ´Yeni bir Kolombiya için Bolivarcı Hareketi`nin hazırlıklarına hız verdi ve 29 Nisan`da bu örgütlenme resmen ilan edildi. Bu toplantıda ayrıca, 2. yasa olarak adlandırılan ´vergi yasası`nı ve 3. yasa olarak adlandırılan ´yolsuzluğa karşı yasa`yı onayladı.
2001. Yılın ortalarında, FARC ile hükümet arasında, 14 gerillanın ve 47 hasta askerin karşılıklı olarak serbest bırakıldığı ´savaş esiri değişimi` anlaşması gerçekleşti. FARC, Haziran ayında ayrıca tek taraflı olarak, Macanera bölgesindeki 304 esiri daha serbest bıraktı.
2002, Şubat 20. Diyalog süreci en yüksek noktasına çıkmıştı. Ancak çok kısa bir zaman sonra, Pastrana hükümeti, diyalog süreci kurallarını çiğneyerek, askerden arındırılmış bölgeye yönelik ´Thanatos Operasyonu` adında bir saldırı gerçekleştirdi. Plan Kolombiya açık bir küstahlıkla, emperyalistlerin işgalci pençelerini gösteriyordu.
7 Ağustos. Faşist Alvaro Uribe, halklara karşı son on yılların en baskıcı ve kirli savaş kampanyasını başlatmak üzere, ABD`nin sıkı desteğini alarak, ´Demokratik Güvenlik` politikasıyla devlet başkanlığına getirildi.
2003, Eylül 7. FARC-EP Sekreteryasından Efrain Guzman yoldaş Kolombiya dağlarında 67 yaşında doğal nedenlerden öldü.
Kasım. ´Kumandan Efrain Guzman zafere kadar seninleyiz` adlı genel kurul toplantısı, aynı ayın 15`i ile 20`si arasında gerçekleşen oturumlarında, cephe kurmay heyetlerini yeniden düzenledi, Merkez Kurmay Heyeti üye sayısını 31`e, sekreterya üye sayısını da 9`a çıkararak yedekleri garantiye almayı kararlaştırdı. Genel Kurul, genel plandaki gelişmeleri teyit etti ve Kolombiyalıların çoğunluğunun talebi olan yeni bir hükümet kurmak için calışmalara devam etmeyi ve halkı ALCA anlaşması, IMF reçetesi ve neoliberalizmin diğer tüm projeleriyle uyumlu oligarşinin otoriter-faşizmine karşı, artan bir kararlılıkla harekete geçirmeyi esas aldı.
2004, Mart 8. Uribe hükümeti, resmi olarak, Washington`un direktifleri doğrultusunda, FARC-EP`nin temel güçlerini yoketme iddiasıyla ´Plan Patriota` projesini başlattı. 20 binden fazla sayıda özel yetiştirilmiş askerlerden oluşan bir güç, Sekreteryaya ve Caqueta, Guaviare, Meta ormanlarındaki, ateşin ve dumanın arasından sıyrılarak çıkmış, yüksek kalite, disiplin, moral ve iktidarı almaya yakınlaşan bir deneyime sahip güney ve doğu bloğu gerillalarına karşı bir harekat başlattı. 2005 yılının sonunda hükümetin ve oligarşinin yönetim kademesine selamlarını yollarken şöyle diyordu Marulanda: ´´Sizin bütün arzularınızın üstünde bir gerçeklik var ki, o da gerillayı askeri olarak bozguna uğratma şansınızın olmadığıdır…. Çatışmayı bitirmenin tek yolu, halkın katılımıyla, onların temsilcilerine, dış güçlerin müdahalesi olmaksızın, birçok sosyal nedenden türeyen iç çatışmayı çözmeleri için görev vermelerini olanaklı kılacak demokratik kanalların açılmasıyla mümkündür.
2007, Ocak. FARC-EP IX. Konferansı. Demokratik Güvenlik adlı Uribist faşist politikanın evrimsel gelişimi için, ABD Güney Komandosu tarafından yürütülen emperyalizmin ve oligarşinin askeri planları son şiddetiyle devam ettiği bir sırada, FARC-EP, barış ve sosyal adaletle sonuçlanacak yurtsever bir politikayı hayata geçirmek için ´Yeni bir Kolombiya, büyük vatan ve Sosyalizm için ` şiarıyla 9. konferansını gerçekleştirdi. Konferans Manuel Marulanda Velez yoldaşı, özverililiği, kahramanlığı, politik açıklığı ve dünya devrimcileri için örnek teşkil eden duruşundan dolayı bir kez daha, FARC-EP`nin en üst komutanı ilan etti. Ayrıca, stratejik planını yayma, diyaloğa ve catışmaya politik çözüm bulmaya giden yolları açmak için tüm inisiyatifleri geliştirmeyi önüne koydu. Bu anlamda, öncelikli olarak insani savaş esiri değişimi projesinde ısrar edilecektir.
5 Ağustos. Kolombiya`lı senatör Piedad Cordoba, Venezuela`da her pazar televizyondan naklen yayınlanan, ´Alo Başkan` programında (No.289) Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti devlet başkanı Hugo Chavez Frías`tan, Kolombiya Hükümetiyle FARC-EP arasında gerçekleşebilecek bir savaş esiri değişimi anlaşması için aracı olmasını talep etti. Chavez, olumlu cevap verdi ve çatışmanın taraflarının bunu onaylaması gerektiğini vurguladı.
15. Ağustos. Piedad Cordoba, esir değişimi sürecinin aracısı olarak tanındı ve Venezuela Hükümeti karşısında da aracı çalışmaları geliştirmek istediğini belirtti.
7 Kasım. Kolombiya ve Venezuela basını, Başkan Chavez ile esir değişimi meselesini somutlaştırmak için Caracas`a ulaşan FARC heyetinin buluşmasıyla ilgili spekülasyonları artırdı. Aynı gün öğleden sonra, Chavez, Valencia şehrinden, hiçbir detaya girmeden, FARC`ın üyeleriyle birçok görüşme yapıldığını açıkladı. Venezuela Başkanı şöyle diyordu açıklamada: ´Bugün Manuel Marulanda`nın gönderdiği temsilcilerle saatlerce konuştum. Bu birinci buluşmaydı, diğerleri de gerçekleşecek, bir çözüm bulmaya çalışacağız ancak, çok kolay olmayacak…`.
8 Kasım. Caracas’ta Miraflores Sarayı (Baskanlık Sarayı)`nda aralarında FARC Sekreteryasından Ivan Marquez`in de bulunduğu heyetle, Chavez arasında, senatör Piedad Cordoba`nın da yeraldığı ikinci buluşma gerçekleşti. FARC Sekreteryası üyesi Ivan Marquez, barışa giden yolda, etkili bir adım olan ´savaş esirlerinin değişimi` meselesine hareketinin tam olarak hazır olduğunu yineledi. Ivan Marquez, Miraflores`in merdivenlerinde basına verdiği demeçte, Kolombiya`nın ´Yari` bölgesindeki düzlük alanda, Manuel Marulanda ile Başkan Chavez arasında gerçekleşebilecek, FARC-EP`nin esir değişimini gerçekçi kılabilmek için tek yol olarak gördüğü böyle bir buluşmanın, Uribe tarafından yollara engel olarak döşenen taşları oynatabileceğini düşündüğünü söyledi.
Süreç iyi dileklerle devam edecekti. FARC esir değişimi probleminin en kısa zamanda çözülmesi için yüksek bir çaba sarfederken, calışmaların ortasında, Uribe aracılık misyonunun kesilmesine karar verdi. Buna rağmen isyancı hareket, aracıları, diyalog ve barış beklentisi içinde olan halkı teselli etmek için, Uribe hükümetinin politik ve askeri birçok yaptırımını da göze alarak, Venezuela Hükümetiyle işbirliği içerisinde, iki ayrı son derece riskli buluşmayla, elindeki esirlerden bazılarını tek taraflı olarak serbest bıraktı.
2008, Ocak. Bu ayın ortalarında, Kolombiya`da ve bölgede barışa giden yolda önemli bir adım olarak,Venezuela Parlamentosu’nda, Podemos adlı grubun dışında oy çokluğuyla, Kolombiyalı iki gerilla örgütü, FARC-EP ve ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu)`nin resmi savaşçı örgüt olarak tanınması kararlaştırıldı. Bu karar, Dış İlişkiler Komisyonu temsilcisi Saúl Ortega (Carabobo) tarafından ilan edildi. Devlet Başkanı Chavez, FARC`ın savaşçı örgüt olarak kabul edilmesini ´sivil savaşın insancıllaştırılmasına hizmet edeceğini söyleyerek şöyle devam etti: ´Madem ki bir savaş yaşanıyor, o zaman biz de onu düzenlemeye calışırız… Sayın Uribe, eğer siz FARC`ın resmi savaş örgütü statüsünü kabul ederseniz, FARC da bunu kabul eder ve derhal Cenevre Sözleşmesine dahil olur… Eğer FARC`ı bomba atıyor, patlatıyor diye terörist olarak nitelendirirseniz, maalesef bu bir savaş ve o zaman ABD`yi nasıl nitelendireceğiz? Hiper terörist bir devlet olarak mı?` Chavez, FARC’ın resmi savaşçı örgüt olarak tanınmasıni talep ederken, kendisinin çabasının temel niyetini şöyle tanımlıyordu: ´barış için, gerilla için değil…Bu benim önerimin temeli, birinci adım olarak savaşı insanileştirmek, Başkan Uribe siz tarihi bir adım atabilirsiniz. 2001 yılına kadar hiçbir Kolombiya Hükümeti FARC`ı üyelerini sınırdışı etmek için terörist gruplar listesine koymadı. Tamam bu sizin egemenliğinizle ilgili bir karar olabilir, saygı duyarız ancak, ben barış yolunu açacak bir öneri getiriyorum`.
Bu anlamda, kıtadaki birçok politik güç Chavez`in bu önerisine destek verdi. Özellikle Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega`nın desteği tam ve kararlıydı.
1 Mart. Savaş esiri değişimi anlaşması için ilişkilerin kurulduğu sırada, FARC –EP Sekreteryasından komutan Raul Reyes, beraberindeki 20 gerilla, o sırada kampı ziyaret eden Meksikali 5, Ekvatorlu 1 yoldas ve diğer ülkelerden gelen ziyaretçiler bir bombardıman sonucu alçakça öldürüldüler. Operasyon, ABD`nin Güney Komando`su tarafından yönetildi ve risksiz bir şekilde gerçekleştirildi. Operasyon, Kolombiya- Ekvator sınırını ihlal ederek yapıldı. Militarist Uribe rejiminin bu provakatif eylem, Ekvator ve Venezuela`nın da işin içine karıştığı derin uluslarası bir krizi körükledi.
7 Mart. Kalleşçe bir eylemle, Caldas bölgesinin kırlık alanında, FARC-EP Sekreterya üyesi olan Kumandan Ivan Rios yoldaş, bir ajan tarafından katledildi. Faşist rejimin zafer nağraları, çatışmalardaki davranış seviyesini o kadar korkunç- aşağılık bir seviyeye getirdi ki, politik-sosyal çatışmadan diyalog yoluyla çıkma ihtimali tamamen ortadan kalktı.
26 Mart. Hayat arkadaşı Sandra ve diğer savaşçı yoldaşlarının kollarında, efsanevi ve kahraman gerilla, FARC-EP önderi Manuel Marulanda Velez, saatler 18:20`yi gösterirken, Kolombiya`nın güneyindeki dağlarda, geçirdiği kalp krizi sonucu yaşama gözlerini kapadı. FARC-EP, kuruluşunun 44. yıldönümünde, Kumandan Timoleon Jimenez tarafından yapilan bir açıklamayla, onun aramızdan ayrıldığını duyurdu. Dünyanın farklı yerlerinden birçok devrimci ve bolivarcı, gönderdikleri taziye mesajlarında, FARC-EP`yle, onun ´Yeni ve Sosyalist bir Kolombiya ve Latin Amerika` mücadelesinde ona şartsız destek sunacaklarını ve onunla dayanışma içinde olacaklarını belirttiler.
Alfonso Cano yoldaş, FARC-EP genel komutanlığına getirildi. Ayrıca yapılan başka bir resmi açıklamayla da, Sekreterya`da boşalan yerlere, Pablo Catatumbo, Pastor Alape ve Bertulfo Alvarez yoldaşların getirildiği bildirildi. Zaten birkaç hafta önceden de Joaquin Gomez ve Mauricilio Jaramilo yoldaşlar, bunlardan boşalan yerlere doşru hareket etmişlerdi.
Bir tarafta halka karşı son derece edepsizleşmiş ve küstahlaşmış bir militarizmin yükselişi, diğer tarafta, büyük bir prestij kaybı yaşayan ve dibine kadar yolsuzluğa batmış devlet aygıtı ile, faşist Alvaro Uribe Hükümeti, kirli savaşı, devlet terörünü iyice derinleştirmekte ve FARC`ın sonunun geldiğini, neoliberallerin ve ABD sömürgeciliğinin yararına gelişecek yeni bir post-conflict (çatışma sonrası) dönemine ulaşıldığının propagandasını yapan azgın savaş medyası aracılığıyla da çeşitli fantaziler kurulmaktadır.Tam tersi bir şekilde, sosyal çatışmanın seviyesi daha da artmış ve rejimin çürümüşlüğü günden güne derinleştikçe, halk muhalefeti, ülkenin bir ucundan diğer ucuna kadar her tarafta direnişini artırmaktadır. Farklı açılardan, demokratik bir hükümet seceneği için haykırışlar katlanarak artmıştır. Bu süreçte FARC-EP, temel prensiplerini bir kez daha sağlamlaştırmış ve devrimci niyetini ´ya özgür vatan ya ölüm, zafere ve daha ötesine kadar savaş` olarak nitelemiştir.
Şehitlerimizin yüksek huzurunda, önderimiz Manuel Marulanda Velez`in örnek duruşu ve hatırası önünde KAZANMAYA ANT IÇTİK ve KAZANACAĞIZ!
-
ELN lideri “Che Guevara Operasyonu” ile özgürBy Emektar Daktilo Dergisi on Kasım 8, 2009 | Yorum Yok
Kolombiya’da marksist gerilla örgütü Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) uzun yıllardır içerde tutulan liderlerinden Carlos Marin Guarin’i cezaevinden kaçırdı. Kaçırma eylemi, Guarin’in Venezuela sınırındaki Arauca’daki bir cezaevinden başkent Bogota’daki bir başka cezaevine nakledilmesi sırasında ELN’nin “Che Guevara Operasyonu” olarak adlandırdığı baskınla gerçekleştirildi.
Cezaevi yönetimi tarafından yapılan açıklamaya göre, başında bir kadın gerillanın bulunduğu dört kişilik ELN grubu değişimin yapılacağı sırada cezaevine girdi ve Guarin’in yanındaki gardiyanlardan birini öldürerek birini ise yaralayarak Guarin’i cezaevinden çıkardı. Guarin, cezaevi kapısında motosiklete bindirilerek derhal uzaklaşırken, ağır silahlarla donanmış bir başka motosiklet de onu korumak üzere peşinden gitti. -
Alevi Sorunu ve Toplumsal MücadeleBy Emektar Daktilo Dergisi on Kasım 8, 2009 | Yorum Yok
1993’ten beri her 2 Temmuz sürecinde, Alevilikle ilgili tartışmalar yeniden canlanır. Aslında bu yıl Tayyip Erdoğan’ın Muharrem orucu iftarı atağıyla başlayan bir dizi tartışma olmuş ve kapanmıştı. İçinde bir parçacık olsun dürüstlük barındırmayan bu ucuz politik numara Alevi çevrelerinde tepkiyle karşılanmış, hatta AKP milletvekili olarak bu işleri organize eden Reha Çamuroğlu gibileri bile önce esip gürleyip daha sonra da AKP’deki değişmeyen yaklaşımlardan ötürü “hayal kırıklığı” yaşadığını söylemişti. En son olarak 2 Temmuz öncesinde ise Cem Vakfı başkanı İzzettin Doğan’ın Fetullah Gülen’i öven röportajı yayınlanmış ve böylece şimdiye dek üstü kapalı gibi duran ilişkiler de bir parça açığa çıkmıştı.
Doğrusu gerici cephedeki bu Alevi “aşkı” ilgi çekicidir… Bir yandan, örneğin “oruç açma” ya katılan Diyanet İşleri Başkanı, “Cemevleri ibadet yeri olamaz” deyerek resmi ideolojinin gereğini yaparken, hatta buna bağlı “hukuksal kararlar” oluşurken, diğer yandan da Alevilee yönelik ilgi artmakta ve her çevreyi kapsamaktadır. Üstelik bu siyasi ilgi, AKP ve CHP ile de sınırlı değildir. Fethullah Gülen’ den Namık Kemal Zeybek’e, kontra-faşist Muhsin Yazıcıoğlu’na kadar Aleviliğe özünde düşman olan, dahası dökülen Alevi kanından sorumlu olan herkes, Alevilik üzerine söz etme hakkını kendinde bulmakta, Alevilikle bağ kurmaya çalışmaktadır.
AKP’nin bu ilgisi ikiyüzlüce ve asimile etmeye yöneliktir; bu gerçeği “oruç açma” yemeğinden bir gün sonra Bülent Arınç, bir TV programında itiraf etmiştir. CHP’nin geleneksel politikası ise her zaman Alevileri istismar etmek ama onlar için tek bir çöpü bile yerinden kımıldatmamak şeklindedir. Bu politika ne Maraş’ta, ne Sivas’ta kıyımları engellemediği gibi yıllar boyunca Aleviler lehine küçücük bir düzenleme bile yapmamıştır. Yani yıllardır sahte bir laiklikle, Alevi burjuvalar aracılığı ile Alevileri kendine bağlayan CHP’nin ikiyüzlülüğü AKP’den geri kalır değildir. Alevilerin bütün taleplerini bastıran, yok sayan oligarşinin bu partileri, Alevileri “oy deposu” olarak görmekte ve siyasal egemenlik mücadelelerinde onları bir araç olarak algılamaktadırlar.Toplumsal Süreçlerden Kopuk Bir Alevilik Yoktur
Burada Alevilik üzerine uzun bir tarihsel özet yapmak durumunda değiliz elbette. Ama Alevi inanış ve kültürünün, Anadolu’da İslamiyet’ten önce de var olduğunu söylemek mümkündür. İlkel kabile ilişkileri içinde filizlenen, insanı merkeze alan, insan sevgisi üzerine kurulan Alevilik, örneğin ilk sınıflı toplum olan kölecilik üzerine kurulan Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu tarafından yok edilmek istenmiş, tıpkı daha sonra Osmanlı imparatorluğu döneminde olduğu gibi, “sapkın inanç” olarak tanımlanmıştır. Eşitlikçi, dayanışmayı ön plana alan Alevilik, tam da bundan dolayı, sadece Bizans imparatorluğu tarafından değil, Türklerin Anadolu’ya gelmesi ve İslamiyeti benimsemeleri ile Anadolu’da kurulan çeşitli imparatorluklar tarafından da ezilmiş, özelikle Osmanlı imparatorluğun yükselme döneminden sonra yok sayılmış, sayısız kıyıma uğramıştır. Dinsel motiflerle hareket etseler de, aslında uğradıkları haksızlık ve eşitsizliğe karşı daha özgür bir toplum özlemi içinde olan Aleviler, tarih boyunca sayısız ayaklanmaya kalkışmışlardır. Kıyımlardan, ateşlerden geçen Alevilik, Anadolu’da bir çok din ve inançtan etkilenmiş, toplumsal dayanağı ezilen yoksullar olmuştur.
Daha doğrusu, aslında Engels’in Almanya’daki köylü ayaklanmaları üzerine söyledikleri Anadolu ayaklanmalarının çoğu için geçerlidir. Engels’in yerinde olarak belirttiği gibi açlıktan kırılan köylü kitlelerinin daha iyi ve eşitlikçi bir dünya düşü, “o zamanlar” kendisini “aykırı” dinsel akımlar aracılığı ile ifade etmiş, modern sosyalizmin henüz ortaya çıkmadığı ve çıkamayacağı koşullarda bu inanışlar ezilenlerin biricik ayaklanma ideolojisi olarak belirmiştir. Hatta genel olarak dinlerin ana akımından, yani hakim mezhepsel güçten ayrı duran, onunla çatışan ve bu yüzden de “sapkın” olarak adlandırılan eğilimlerin çoğu kez toplumun ezilen kesimlerinin duygularını ifade ettiği söylenebilir. Alman köylü ayaklanmalarındaki bir dizi katı Hıristiyan mezheple Alevilik ve hatta ondan önceki Ortadoğu inanışlarının aralarında bu bakımdan benzerlikler vardır.
Öte yandan, elbette bugün yekpare bir Alevilikten söz edilemez. Anadolu’da Türkler, Kürtler, Araplar, Arnavutlar ve diğer ulusal topluluklar içinde çeşitli biçimlerde görülen Alevlik, sınıfsal bir ayrışma geçirmiş, insanlar üretim araçları karşısındaki konumları ve düzenden almış oldukları paya göre farklı konumlara ulaşmışlardır. Yani Aleviler, kendi farklı eğilimlerini taşırken, mevcut yeni-sömürge kapitalizminin koşulları dışında, soyut ve kapalı bir alanda değil, bu üretim ve bölüşüm ilişkileri içinde, kapitalizme özgü tüm sınıfsal ilişkileri yaşamakta ve sınıflara ayrışmaktadırlar. Bazı kesimleri ile işbirlikçi tekelci burjuva, burjuva ya da orta burjuva olan Aleviler, emperyalizme bağımlı yeni-sömürge düzeninin bir parçası durumundadırlar; işçi, kent ve kır yoksulu, küçük burjuva, aydın olanlar ise emperyalizm ve oligarşi ile şu ya da bu düzeyde çelişki içindedirler.
Alevilik süreç boyunca en çok Kemalizm tarafından istismar edilmiştir. Kemalizm, Türklük temelinde ulus devletin inşasıdır. Ama sadece bu değil, Kemalizm aynı zamanda sahte bir laikliğin de savunucusudur. Bir yandan, “laiklik” adına din ve vicdan özgürlüğünü sınırlarken, diğer yandan ise Osmanlı İmparatorluğu’ndan devraldığı Şeyhülislamlık kurumunu Diyanet İşleri adı altında Sünni temelde örgütler. Laiklik, genel bir tanımla din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır; ama “Diyanet İşleri” devletin bir kurumudur. Bu kurum, her inanç sahibinden toplanan vergilerle, sadece egemen dinsel inanç olan Sünni-İslam mezhebine hizmet eder, onun gelişmesini destekler ve düzene karşı muhalefeti dinle bastırmaya çalışır. Bu anlamda, Kemalizm, sadece “Türklük” temelinde başta Kürt ulusu olmak üzere, diğer ulusal toplulukların inkarı üzerinde yükselmez; aynı zamanda, sahte bir “laiklik” ilkesi ile egemen ideolojinin dinsel biçimi olan Sünni-İslam’a dayanır, bu mezhep dışında diğer din ve inanç sahiplerini inkar eder, onlara karşı düşmanlıkları kışkırtır.
Dahası, Dersim ve Koçgiri isyanlarında olduğu gibi, Kürt ve Aleviler Kemalizm’in inkarcı ve imhacı politikasından nasibini alır, ama yine de bu sahte laiklik Alevileri düzene bağlamada bir araçtır.
Emperyalizme bağımlı kapitalizmin gelişmesi Osmanlı döneminde, 1838’lerde başlar. Ancak 2. Paylaşım Savaşı sonrasında, yani 3. Bunalım Dönemi’nde, Kemalist sürecin birikimi üzerinden yeni bir aşamaya sıçrar. Bu sürecin temel unsuru yeni-sömürgeciliktir. Bu süreçte, Kemalizm döneminde egemen olan ticari kapitalizm, emperyalizme bağımlı biçimde sanayi kapitalizme dönüşmüş ve bu temelde 1960 sonrası sınıfsal ayrışmayı hızlandırmıştır. Artık kapitalist pazar etrafında, kapitalizme ait modern sınıflar, yani burjuvazi ve proletarya, sadece ekonomik alanda değil, siyasal yaşamda da varlıklarını ortaya koymaktadırlar. Bu süreç, kırsal alanda daha çok içine kapalı toplumsal ilişkileri kentlere taşımış, çarpık bir kentleşme olgusunu ortaya çıkarmıştır. Doğal olarak aynı süreç, daha önceleri kırsal alanda yaşamlarını devam ettiren Alevilerin kentsel yaşamın bir parçası olmasını beraberinde getirmiştir. Böylece Aleviler içinde de sınıfsal ayrışma hızlanmış, önemli bir kısmı işçi sınıfı ve kent yoksullarına dönüşürken, kapitalist pazar etrafında, oligarşi ile çeşitli bağlar kurup burjuvalaşanlar olmuştur. Bugün çok az bir kesimi tekelci burjuva konumda yer alsa da, bununla çeşitli bağlar içinde olan burjuvalar ve orta burjuvalar vardır; Polat Holding, Flokser Grubu (Rafet, Rasim, Yasin Tükek kardeşler), İzzettin Doğan, Ertuğrul Aslan, İmam Altınbaş, A. Haydar Veziroğlu, F. Altun, vb. bunlardan bir kaçıdır. Bu sınıfın özünde Alevilik sorunu yoktur. Bunlardan bazılarının Fethullah Gülen ile bağları olduğu da bilinmektedir. Alevilik bu sınıf için, yani burjuva sınıf için sömürünün bir aracıdır.
Bu ayrışma, elbette siyasal alanı da kapsamıştır. Örneğin 1960’larda Türkiye Birlik Partisi(TBP), dönemin genel sol uyanışını Aleviler içinde, Alevilik temelinde dışavurumu olarak şekillenmiştir. O dönemde Alevilere dönük saldırı ve katliamlara tepki olarak alevi küçük burjuvazisi tarafından esasen sol yaklaşımla örgütlenmiş bir partidir. 1970’lerde ise aynı parti anti-faşist tutumun bir parçası olmuştur. Kuşkusuz devlet bu partiyi denetim altına almak için generalleri vb. partiye sızdırmış, böylece genel Kemalist çerçeve korunmuş ama öte yandan tam olarak oligarşinin kontrolüne de alınamamıştır. 1990’lardaki Barış Partisi girişimi ise aslında TBP’nin silik bir kopyası gibidir. Daha doğrusu genel olarak 1960-70’lerdeki durum üzerine şu söylenebilir; toplumsal hareketin gelişen yüzü ve temposu, dört başı mamur bir asimilasyona tam olarak izin vermemiştir. Niyetlerden de bağımsız olarak objektif durum böyledir. Bu açıdan, 1990’lar sonrasındaki asimilasyon çabaları, kitle hareketinin düşüş koşulları içinde oligarşi açısından daha anlamlı ve daha sonuç alıcı olabilmiştir.
Nitekim, Alevilere dönük asıl asimilasyon çabası 28 Şubat harekatından sonra başlamıştır. Cem vakfının taarruzu ve diğer şeylerin asıl startı bu tarihte verilmiştir. MHP’nin artan ilgisi, Alevi gençlere sınırlı da olsa orduda subay olma kapılarının açılması, Alevi türkülerinin TRT’de daha fazla yer alması vb. hep bu sürecin bir parçasıdır. Böylece, özellikle önlerinin açılmasını isteyen, sisteme daha fazla dahil olmayı amaçlayan Alevi orta sınıflarını hedefleyen çabalar hızlandırılmış, bu kesimlerin gerici duyguları harekete geçirilmiş, bu kesimden yükselen birkaç büyük burjuvanın inisiyatifi geçerli kılınmaya çalışılmıştır.
Esasen Sünni Türklük, işin başından beri Alevi Türklerin ve Alevi-Sünni tüm Kürtlerin ekonomik ve siyasal alandan dışlanması anlamına geliyordu. Elbette bu tam bir dışlama, yani açık hukuki ve siyasal kararlarla gelen bir dışlama değildi; ancak devletin ve oligarşinin açık tutumuydu. Aleviler, siyasetten, yüksek bürokrasiden, ordudan, yüksek mahkemelerden, vb. kritik her türlü devlet görevinden sürekli ve sistematik biçimde uzak tutulmuşlardı. Bu tutum bugün de esasen değişmiş değildir. Ancak süreç içersinde özellikle orta sınıflardan Alevilerin sisteme daha fazla dahil olma çabası, bir ölçüde karşılık görmüş ve Cem vakfı gibi gerici girişimler bir anlamda devletin ajan faaliyeti olarak ortaya çıkmışlardır.
Öte yandan bu süreç, yani kapitalizmin gelişmesi, sınıfsal ayrışma ve sınıf mücadelesini düzeyine bağlı olarak işçi, kent ve kır yoksulu, küçük burjuva Alevilerin sol ve devrimci hareketle daha yakın bağlar kurmasına yol açmıştır. Hiç şüphesiz burada tayin edici unsur, sınıfsal zemindir, dahası bu süreçte eşitlik ve özgürlük taleplerinin sosyalizmle birlikte kitlesel dillendirilmesidir.
1970 ve 1980’li yıllar bu açıdan önemli bir süreçtir. Bunu gören oligarşi, bu sürecin önünü kesmek için, bir dizi manipülasyona girişmiş; inkar edemediği Aleviliği, asimile ederek, düzene bağlama çabası vermiştir. 1980 sonrası, Özelikle de 84 devrimci atılımı ile büyüyen Kürt ulusal kurtuluş savaşı karşısında, oligarşinin Alevilere özellikle el attığı bilinmektedir; Alevi inanç sahipleri, Kürt karşıtlığı içinde düzene bağlanmak istenmiştir.
Popüler milliyetçi dalga üzerinden şovenist histeriye dahil edilmek istenen özellikle Türk Alevilerin bir bölümünde sınırlı da olsa MHP’ye kayma gözlenmiş, Aleviliğin taşıdığı tüm dinamiklere yabancı olan bu eğilim sınırlı bir gelişme sağlamıştır. Kısacası, Aleviler özellikle Alevi orta sınıflarının bir bölümü tarafından sisteme çok değişik biçimlerde bağlanmaya çalışılmaktadır.
İşte hem sınıfsal, hem de siyasal zeminde görülen bu ayrışma, bugün Aleviler içinde daha boyutlu tartışılmaktadır. Görüldüğü gibi, tek bir Alevilik yoktur; düzen içi Alevilik ve demokratik Alevi hareketi bu ayrışmada iki ana eksendir; kimi zaman “Alevilik İslam içinde mi, dışında mı”, kimi zaman “diyanetten ödenek ayrılsın mı ayrılmasın mı”, kimi zaman son “oruç açma” sürecinde yaşanan tartışmalar gibi çeşitli biçimlerde bu ayrışma dışa vurmaktadır.Sosyalist Hareketin Gündeminde Alevilik var mı?
Proletarya, kapitalizmin yarattığı evrensel bir sınıftır ve nihai amacı, sömürünün, sınıfların, devletin olmadığı komünizmdir. Ancak, bu amaca ulaşmanın yolu, proletaryanın egemen sınıf konumuna yükselmesinden geçer; sosyalizm, proletaryanın, kendi kurtuluşunu tüm insanlığın kurtuluşuna bağlayan, bu temelde proletaryanın egemen sınıf konuma yükseldiği toplumsal sistemdir. Proletarya egemen sınıf konumuna yükselerek aynı zamanda kendi varlık koşullarına yönelir, kendini yok eder. Sosyalizm, cins, ırk, din ayrımlarını tümden reddeder. Sosyalizm, sınıf savaşımının yeni biçimde devam etmesi demektir; bundan dolayı, sınıfsal ve toplumsal zeminde, en yüksek biçimi kapitalizm altında görülen, cins, ırk, ulus, din ayrımlarına karşı sistemli bir mücadele verir, bu farklılıkları bu evrensel kimlikle düzenler.
Böylesi evrensel bir kimlik ve bakış açısı, sosyalizmin tek başına sınıfsal çelişkilerle kendini sınırladığı anlamına gelmez; sorunu böyle dar bir yerden bakmak, durumu kaba yorumlamaktır. Tarihin motoru sınıf mücadelesidir, ama sınıf mücadelesi, başka çelişkilere kaynaklık eder ve başka çelişkileri yok saymaz; ulusal, dinsel, cinsler arası çelişkiler vb vardır ve sosyalizm tüm bu çelişkilerin çözüm bunduğu toplumsal sistemdir.
Hiç şüphesiz, böylesi bir genel yaklaşım, önümüze çıkan sorunları çözmek için bize bir bakış açısı verir, ama bununla sınırlı bakış, sorunları çözmez . Nitekim, hem reel sosyalizm deneylerinde bu çerçevede bir yaklaşım sık sık tekrar edilmiş ama sorunların tam çözüme kavuşmadığı yaşanarak görülmüştür. Aynı biçimde, Türkiye sol ve devrimci hareketi ya da başka bir ifade ile genel olarak sosyalist hareket, böylesi bir yaklaşımı uzun yıllar ifade etse de, bu bütünün başka parçalarına yönelik uzun yıllar somut politikalar üretememiştir. Sosyalist hareket tarihsel süreç içinde, sadece sınıfsal kurtuluş için değil, diğer ulusal ve kültürel kimlik sahiplerinin, ezilenlerin kurtuluşu için, sınıfsal zemini temel alarak siyasal açılımlar yapmak, buna uygun taktikler geliştirmek zorundadır. Kürt ulusal sorunu bu coğrafyada tarihsel bir sorundur, ama 1920’lerde ortaya çıkan sosyalist hareket bu sorununa doğru bir çözüm sunamamıştır, hatta TKP örneğinde olduğu gibi, sosyal şovenizm söz konusudur; bu açıdan sosyalist hareket özürlüdür. Alevilik, bu ülkede demokratik bir sorundur, ama sosyalist hareketin gündemine de, ne kadar doğru ya da yanlış biçimde ele alındığından bağımsız olarak son 10-15 yılda girmiştir.
Daha önce sık sık ifade ettiğimiz gibi, 71 silahlı devrim hareketi sosyalist harekette bir dönüm noktasıdır; 1965-70 TİP ve MDD süreçlerini yaşayan devrimci ve sosyalist hareket bu süreçte, bir dizi kopuşla yeni bir aşamaya sıçramıştır. Bu süreçte, evrimci ve kalkınmacı sosyalizm anlayışları bir yana atılmış, resmi sosyalizmle araya mesafe konmuş; devrimi her şeyin merkezine koyarak, başta strateji sorunları olmak üzere, bir dizi sorunda yeni bir anlayış geliştirilmiştir. Bu süreç, aynı zamanda, sosyalist bir söylemle her sorunun çözülmediği; çözüm için, sosyalizm temelinde diğer sorunların güncellik kazandığı, bu temelde arayışların yoğunlaştığı süreçtir. Kürt ulusunun özgürlük sorunu bunun başında gelmiştir. Daha önceleri Kürt sorununun “kalkınma” ve “geri kalmışlık” sorunu olarak görüldüğü, hatta 1925-40 Kürt ayaklanmalarının “emperyalist kışkırtma” olarak ele alındığı bilinmektedir. Ama Kürt sorunu, bu süreçte, sosyalist hareketin gündemine kalıcı olarak girmiş ve siyasal bir karakter kazanmıştır. Bu süreçte sorun, devrimci harekette hala önemli ölçüde Misak-ı Milli sınırları içinde, “büyük abi-küçük kardeş” ilişkileri içinde ele alınmaktadır; hatta TİP ve TKP örneğinde olduğu gibi Kürtler ulus değil “azınlık” olarak görülmektedir. Ama özelikle 1975 sonrasında Kürt hareketi kendisini ayrı bir örgütlenme içinde tanımlayıp harekete geçtiğinde, sorun daha yakıcı hal almış, 84 atılımıyla başlayan süreç, serhildanlarla ilerleyerek İmralı süreçlerine dek uzanmıştır. Bugün ise sorun bölgesel gelişmelerle birlikte yeni boyutlar kazanmıştır.
Alevilik ise 1970-80’li yıllarda başlı başına bir sorun olarak sosyalist hareketin gündeminde değildir. Daha doğrusu, Alevilik aslında sürekli saldırıya uğrayan ve solla özdeşleştirilerek kıyımlara uğratılan bir olgudur, Alevilere yönelik en kanlı ve en kirli işler sınıf mücadelesinin yükseldiği bu dönemde gerçekleşmiştir. Ama yine de Kürt sorunu ulusal-demokratik bir sorun olarak daha yakıcı olurken, demokratik bir sorun olan Alevilik sistematik bir bakışa konu olmamış, programatik bir sorun olarak değil, devrimci gelişmeyi mayalandıran ve bu yüzden de katliama uğratılan bir kesim olarak ele alınmıştır. Daha doğrusu programatik olarak bir dini inanç topluluğunun devrim sürecinde nasıl ele alınacağı, bu topluluğun -toplulukların- durumlarının nasıl düzenleneceği ciddi olarak uzun boylu düşünülmemiştir.
Ama çok daha sonraları, sosyalist hareketin geriye düştüğü, postmodernizmin geliştiği bir tarihsel süreçte, 1980 sonrası, Alevilik sosyalist hareketin ilgi duyduğu bir konu olmuş, 1990’larda bu ilgi büyümüştür. Bu süreç, dikkat edilirse kentleşmenin yoğunlaştığı bir süreçtir ve demokrat Alevi hareketi, daha çok sınırlı demokratik taleplerle canlanmaya başlamıştır. Bir yandan demokratik taleplerle Alevilik güncelleşirken, diğer yanda ise, Alevi burjuvalar aracılığı ile Alevilik, düzene bağlanmak istenmektedir. Böylesi bir süreçte, sosyalist hareketin bir kesiminde Aleviliğe karşı “mesafeli” bir duruş söz konusudur, tıkanma içinde olan başka kesimlerde ise Aleviliğe adeta “sosyalist” misyonlar yükleyerek ilişkilenme bir eğilim olmuştur. Böylece “Alevilik” sol ve sosyalist hareketin gündeminde bu kez iki yönlü olarak yer almaya başlamıştır.Çözüm Devrimde ve Sosyalizmdedir
Bu topraklar, farklı ulus ve inanç sahiplerinin, bunlara özgü kültürlerin binlerce yıllar birlikte yaşadığı, birbirinden etkilendiği, hatta egemen güçler tarafından birbirine karşı kışkırtıldığı, kıyımların yaşandığı, bundan dolayı da “kavimler kapısı” olarak tanımlanan bir coğrafyadır. Ancak, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, TC’nin kuruluşu ve bunun üzerinde oluşan siyasal rejimlerde; ne 2. Paylaşım Savaşı öncesinde, ne de sonrasında yeni sömürgecilik üzerinde yükselen dönemde resmi ideoloji, bu farklılıkları gözeten bir demokratik anlayışı içermez.
1945 öncesinde olduğu gibi, yeni sömürgecilik döneminde de daha önceki sürecin tüm gerici yanlarını devralarak kurumlaşan sömürge tipi faşizm, bu farklılıkları yok sayan, ulusal ve dinsel inançları inkar eden, bu temelde demokratik talepleri, kimlikleri imha ve asimilasyon politikaları ile kendine benzetmeye çalışan, tekçi, şovenist, diktatör bir yaklaşım üzerine kuruludur. Bu topraklarda burjuva demokratik devrimlerin konusu olan hiçbir sorun çözülmemiş, tam tersine tarihsellik içinde tümden çözümsüzleşmiş, karmaşık hale gelmiştir. Ulusal sorunda, başta Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere, diğer ulusal toplulukların demokratik hakları yok sayılmış, bastırılmıştır; öte yandan resmi ideoloji sadece Türklüğe de dayanmamış, bununla birlikte Sünni İslam’ı da temel alarak Aleviler, Nasuriler, Yezidiler, Hıristiyanlar, vb. yok sayılmış, katliamlara uğramıştır.
Emperyalistlerin isteği ile Lozan antlaşmasında, örneğin Hıristiyanlar “azınlık” olarak tanımlanmışsa da yaşamda bunun karşılığı olmamıştır ya da sınırlı olmuştur; ama öte yandan Aleviler hiçbir zaman “azınlık” bile olamamışlardır. Başta özgürce ibadet edip, kendi kimliklerini ifade etmeleri olmak üzere tüm haklarından yoksun olmuşlardır. Yani, ulusal alanda “tekçi” ve asimilasyon politikaları, din ve vicdan özgürlüğü alanında da “tekçi” ve asimilasyoncudur. Nasıl tüm Kürtler “Türk” olarak tanımlanıp ulusal demokratik hakları yok sayılmışsa, tüm Aleviler de “Sünni İslam” içinde görülmüş, demokratik ve kültürel hakları yok sayılmıştır. Resmi ideoloji sahipleri sık sık “ulusumuzun/ halkımızın % 99’u Müslüman’dır” cümleleri kurarlar; böylece aslında yine Aleviler ve diğer inanç sahiplerini yok sayarlar. Bütün bunlar hep inkarcı ve asimilasyoncu politikalarından, resmi ideolojiden kaynaklanır.
Burada soru şudur: devrimci sosyalizm, bu demokratik sorunu nasıl ele almaktadır?
Burada bazı temel çizgilerle sorunun çerçevesini çizmekte, ele almakta yarar vardır.
Öncelikle ifade edelim; Alevilik, kendini dinle sınırlayan bir kimliği aşmakta, binlerce yıllık yaşam biçimi ve kültürle kendini ifade etmektedir. Bu açıdan, sorun sadece Alevilerin nasıl ibadet edecekleri, cem evlerinin ibadet yeri sayılıp sayılmayacağını aşan niteliktedir; bu inanç sahiplerinin kendi kültür ve yaşam biçimlerini özgürce yaşaması ve ifade etmesidir, bu hakkın güvenceye alınmasıdır.
Bu inanç ve kültür, durağan değil, toplumsal süreçlerle yeniden biçim alan, dinamik, her koşulda kendini yeniden üreten bir inanç ve kültürdür. Bu inanç ve kültürün birinci yanı, nihayetinde bir dini inanış olmasıdır ve her dinde olduğu gibi, Alevilikte de mistik yanlar vardır, bunlar bugün esas olarak gerici bir rol oynamaktadır. Ama öte yandan Alevilik, ezilen yoksulların inancı olarak gelişmiş, tarih boyunca egemen sınıflara karşı muhalif olmuştur ve içinde demokratik-kültürel öğeleri barındırmıştır. Eşitlikçi, dayanışmacı, zalime karşı mücadeleyi ve insanı merkeze alma, laiklik vb. gibi öğeler başta gelir. Bundan dolayı, bizim için, Aleviliği bütün görerek, onu “sosyalizm” derecesine çıkarmak ya da “halkımızın değerleri” olarak tümden benimsemek söz konusu olamaz. Biz onun demokratik, yani eşitlikçi, dayanışmacı, özgürlükçü, mücadeleci, laik yanlarına önem veririz, ama tüm bu demokratik yanları, modern ve evrensel bir sınıf olan işçi sınıfının bakış açısı ile, yani ideolojik kimliğimiz olan Marksizm-Leninizm ile yeniden üretiriz. Her yeniden üretim, eski olanı bire bir almaz, ondan beslenir, ama onu aşar; dahası, tam da evrensel bir bakış açısı ve kimliğimizden dolayı, biz, Aleviliğin gerici, mistik yanlarına karşı mesafe koyarız, bu yanlara karşı ideolojik mücadele yürütürüz. Biz bu topraklarda tüm ilerici, demokratik kültürel unsurlara önem veririz; çünkü biz bu topraklarda mücadele ediyoruz, bu toprakların ürettiği başkaldırı, direnişlerle besleniyoruz. Bu topraklarla hiç ilişkisi olmayan, en keskin “komünist” söylem bizim işimiz değildir.
Biz devrimimizin önündeki her sorunu, işçi sınıfının bakış açısı ve ideolojisi ile ele alırız; işçi sınıfının çıkarlarından başka özel bir çıkarımız yoktur. Kaba bir “sınıfçılık” ya da “işçicilik” bizim işimiz olmadığı gibi, işçi sınıfının öncülüğünü bir yana atan “halkçılık” da bizim işimiz değildir; sınıftan değil, sınıfsallıktan hareket ederiz. Devrimimizin önündeki hiçbir sorunu yok sayamayız, bu sorunları “atlayarak” amaçladığımız toplumu kuramayız. Bu topraklarda yeni bir toplumu, sosyalizmi inşa edeceksek ve bunu şu bildiğimiz insanlarla yapacaksak, her demokratik soruna sahip çıkarız, bu sorunları sosyalizme bağlarız.
Bundan dolayı, ezilen inanç ve kültür sahipleri olan, bu toplumun önemli bir kesimini oluşturan Alevilerin tüm demokratik talepleri devrimimizin içeriğinde yer alır. Biz bu demokratik talepleri savunuruz, bu taleplerin elde edilmesi için mücadele ederiz. Bu talepler, cem evlerinin resmi ibadet alanı olarak kabulünden tutalım, Alevi kimliğinin her alanda (eğitim, toplumsal yaşam, vb…) özgürce tanımlanmasına kadar tüm demokratik talepleri kapsar ve bunlar Alevilerin doğal hakklarıdır.
Bu talepler, teorik olarak, kapitalizm sınırları içinde, siyasal özgürlük, din ve vicdan özgürlüğü ekseninde çözülebilir. Ama sadece yoksul Aleviler değil, başta işçi sınıfı olmak üzere, tüm ezilenler bu demokratik talepler için mücadele etmeden, hiç biri çözülemez, elde edilemez. Dahası, emperyalizme bağımlı yeni-sömürge düzeni, emperyalizm ve işbirlikçi oligarşi, bu sorunu her gün yeniden üretmekte, sorunun çözümü değil, sorunun kaynağı olmaktadır. Tam da bundan dolayı, kapitalizm sınırları içinde teorik olarak çözülebilecek olan bu sorun, pratikte asla tam çözüme kavuşmaz. Tüm diğer demokratik sorunlar gibi, bu sorununda tam ve gerçek çözüm, ancak ve ancak, sorunların kaynağı sınıfa, sisteme yönelerek, kapitalizmi kurutarak mümkündür. Bir kısmı devrimden önce, bir kısmı devrim sürecinde, bir kısmı da devrim sonrası çözülebilecek olan bu talepler, ancak sosyalizmle güvence altına alınabilir.
Eşitlik ve özgürlük, ilk kez burjuvazi tarafından, burjuva demokratik devrimleri sürecinde şiar haline getirilmiştir. Ama burjuvazi, bu şiarları unutalı çok oldu, o bu şiarları işçi sınıfının tarih sahnesine çıkması ve kendi devrimi için mücadele etmesinden bu yana bir yana attı. Bugün bu şiar, hatta sadece bugün değil, tüm emperyalizm çağında, işçi sınıfının elindedir. Eşitlik ve özgürlük işçi sınıfının elinde yeni bir anlam kazanmıştır ve tüm demokratik sorunların çözümünde anahtardır. Eşitlik ve özgürlük isteyen, bu temelde demokratik taleplerinin gerçekleşmesi için mücadele eden Alevilerin çıkarı, işçi sınıfı önderliğinde gelişen halk devrimindedir.
Devrim işçi sınıfının, yoksulların, halkın bayramıdır. Bu ülkede, Alevi, Sünni, Süryani, Hıristiyan, vb. her inançtan, Türk, Kürt, Çerkez, Arap, vb. her ulustan işçilerin, yoksulların, halkın çıkarı ortaktır ve devrim bu bileşik, ortak mücadele ise zafere ulaşacaktır. Biz kimseye özel olarak özgürlük lütfedecek değiliz. Özgürlük isteyenler, demokratik haklar isteyenler bizzat kendileri sokağa çıkıp ne istediklerini söyleyecek ve istediklerini de alacaklardır. Bu bağlamda “ortak mücadele” her zaman ve her koşulda tek bir örgüt anlamına gelmez; ama bütün mücadele kanallarının tek bir kanalda buluşturulması anlamına gelir.
Sonuçta emperyalizm bu ülkeden tümden söküp atılmadan, onun toplumsal dayanağı olan işbirlikçi oligarşi yıkılıp, tüm ekonomik, siyasal, kültürel damarları kurutulmadan ne bağımsızlık, ne özgürlük, ne demokrasi, ne de insanca bir yaşam olabilir. Özgürlük, demokrasi ve insanca yaşam için, işçilerin birliği, farklı ulus ve inanç sahiplerinin kardeşliği zaferimiz için zorunludur. Devrimci sosyalizmin değişmez ilkesi son derece yalındır: Bu topraklarda özgür, eşit, kardeşçe olmayan hiçbir ilişkiyi tanımayız, kabul etmeyiz.
Alevi işçiler, yoksullar, aydınlar, halk, kendi burjuvazisi dahil tüm sınıf düşmanlarına, emperyalizme ve oligarşiye karşı mücadele ile bağımsız, demokratik, sosyalist bir ülke insanca yaşamı kurabilir. Siyasal özgürlükler, din ve vicdan özgürlüğü başta olmak üzere, işçileri, yoksulları, aydınları, halkımızı teslim alan, yaşam alanlarını sınırlayan tüm sorunların gerçek ve tam çözümü için, birleşelim, örgütlenelim, mücadele edelim.
Aleviler dahil her inanç sahibinin, her ezilen, ayrımcılığa uğrayan topluluğun kurtuluşu buradan geçmektedir.




