Logo Background

» Makale-Deneme-Politika

  • Denizler’i katledenlerden ‘demokrat maskeli’ siyasetçiler
    By on Mayıs 15, 2010 | Yorum Yok  Yorum

    Yalçın Bayer, 20 Nisan 2010 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde DP (Demokrat Parti) Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk ile söyleşisini aktarıyor. Türkiye’nin bugün geldiği noktada önemli bir payı olan Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin (sonrasında Doğru Yol Partisi) yönetici kademelerinde bulunmuş, Demirel siyasi yasaklı iken onun emanetçiliğini yapmış ve hala yapmakta olan Hüsamettin Cindoruk konuşmasının bir yerinde şöyle diyor:

    “Basınımız, Ali Elverdi’nin ölmesi konusunda bir şeyi yanlış yapıyor. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararının verildiği Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Ali Elverdi yargıç değil, topçu subayıydı; daha sonra tümgeneralliğe kadar yükselmişti. O zamanki Sıkıyönetim Yasası gereğince, subaylar mahkeme başkanlığı yapıyordu. Ali Elverdi, teröristlere karşı mahkemede dik duran bir komutandı. Asıl idam kararını veren Süleyman Takkeci’dir. Daha sonra AKP’den iki dönem milletvekili olmuştur…”

  • Neden Talebimiz Özerk Demokratik Üniversite Olamaz
    By on Nisan 18, 2010 | Yorum Yok  Yorum

    Bilindiği gibi Türkiye toplumsal mücadeleler tarihinde gençlik hareketi, bilhassa da öğrenci gençlik hareketi önemli bir yer tutar. 60’ların başında TİP’in (Türkiye İşçi Partisi)
    kuruluşunun ardından solda duran gençlik örgütlenmelerinin yaygınlaşması, 6. filo eylemleriyle adından çok bahsettiren 68 kuşağı, 70’lerin devrimci yıllarında üniversiteleri burjuvaziye dar eden mücadeleler Türkiye gençlik hareketinin köşe taşları sayılabilir. Bunun yanı sıra 12 Mart’ın ardından idam edilen Deniz Gezmiş’ler, Kızıldere’de canlarına kıyılan Mahir Çayan’lar, yine 12 Mart’ın ardı sıra işkencede öldürülen İbrahim Kaypakkaya’lar hep öğrenci gençlik mücadelesinin içerisinden çıkmış devrimcilerdir.

    Yakın tarihimizde öğrenci gençliğinin mücadelesinin önemine değindikten hemen sonra bu mücadelenin başta üniversiteler olmak üzere eğitim ve öğretim üzerindeki yansımasına bakalım. 68 kuşağının eylemlerini bir kenara bırakacak olursak 70’li yılların ikinci yarısındaki öğrenci gençlik mücadelesinin temel talepleri ‘özerk demokratik üniversite’ şiarında yankı buluyordu. Biz de burada bugün de sahiplenilen bu talebi ele alıp bize yetersiz gelen yanlarını irdeleyeceğiz.

  • Liberal reformistler sendika ağalarının gerisine düştüler…
    By on Nisan 16, 2010 | Yorum Yok  Yorum

    Reformistlerin militan mücadele korkusu

    Reformist sol parti ve akımlar sınıflar mücadelesinin her kritik aşamasında uğursuz rollerini oynamak için sahneye çıkarlar. Zira böyle kritik süreçlerde kapitalist düzenin sınırları zorlanmaya, yasallık cenderesi meşru-militan mücadelelerle parçalanmaya başlar. Kolluk kuvvetlerinin saldırganlıkta sınır tanımadığı böyle dönemlerde reformist güçlerin korkuları da iyice depreşir.
    Düzen saldırganlaştıkça reformistlerin gericileşmesi, bu siyasal akımın yapısal özelliğinden kaynaklanır. Liberal reformistlerin her ülkede sınıflar mücadelesinin hemen her kritik evresinde uğursuz rollerini oynamak için siyasal alanda boy göstermeleri, bu akımın evrensel niteliğine işaret eder. Ülkemizdeki reformist akımlar da, sınıflar mücadelesinin tüm kritik anlarında, temsil ettikleri siyasal çizgiye uygun davranmışlardır ve davranmaktadırlar.
    İdeolojik, programatik, politik ve örgütsel açılardan düzenin icazet sınırlarına hapsolma reformizmin karakteristik özelliğidir. Bu özellik, olağan koşullarda ilerici bir rol oynayabilen reformist akımların, kritik anlarda neden gericileştiğini de açıklar. Deyim uygunsa, meşru-militan eylemlerle düzenin icazet sınırlarının aşılması, reformist akımların “kırmızı çizgileri”ni oluşturur. Bu çizgiler onlara, nasıl “sınır muhafızlığı” yaptıklarını düzenin efendilerine sezdirmelerini sağlar.
    Dünya ve Türkiye’nin sınıflar mücadelesi tarihinde reformist akımların geri tutumlarının sayısız örneği mevcuttur. Bu uğursuz tutumun güncel örneklerinden biri TEKEL Direnişi’nde sergilendi. Sendika ağalarının kuyruğuna takılan reformist sol akımlar, bununla da yetinmediler, işçileri devrimci güçlerden uzak tutabilmek için utanç verici bir çaba içerisine girdiler. Bu tutumlarıyla, direnişi bitirmeye çalışan sendika bürokratlarının ekmeğine yağ sürdüler.
    TEKEL Direnişi’nin bitirilmesinin hemen ardından 1 Mayıs tartışmalarını başlatan reformistler, bu sefer 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasını baltalamak için kolları sıvadılar. Tam bir işgüzarlıkla “alan tartışması” başlatan reformist şefler, bir kez daha utanç verici bir duruma düştüler. Birleşik bir 1 Mayıs kutlamasının ancak Taksim dışında mümkün olabileceğini iddia eden reformist şefler, sendika bürokratlarına “Taksim’den uzak durun” mesajı vermeye çalıştılar. Ancak işçi sınıfı ve emekçilerin eğilimini gözardı edemeyen konfederasyon başkanları bu telkinleri dikkate almadılar.
    Sendika bürokratları ileri bir tutum takındıkları için değil, liberal reformistler onların da gerisinde kaldıkları için bu utanç verici durum yaşandı. Konfederasyonların 6 Nisan’da 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararını açıklamaları, reformist şefleri zor durumda bıraktı. Zira saflarındaki insanlara içine düştükleri durumu ikna edici gerekçelerle açıklamak gibi bir sorunla yüzyüze kaldılar.
    EMEP şeflerinden İ. Sabri Durmaz Evrensel gazetesinde, TKP şeflerinden Aydemir Güler ise sol.org.tr’de 7 Nisan 2010 tarihinde yayınlanan makalelerinde “durum izahı” yapmaya çalıştılar. Ancak bu çaba reformist çizginin tekrarlanmasının bir milim ötesine geçemedi. Sabri Durmaz “alan fetişizmi”, Aydemir Güler ise “alan saplantısı” söylemini öne çıkararak gericiliklerini sürdürdüler.
    Ortada alan tartışması yokken, Taksim fiilen kazanılmış, dolayısıyla tartışması geride bırakılmışken, dahası sendika ağaları bile 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararı almışken, Sabri Durmaz şunları yazabiliyor: “‘Alan fetişizmi’ tartışmalarının bu birlikte kutlamayı sabote etmemesi, asıl olanın, örneğin İstanbul’da yüz binlerin alanlarda emeğin taleplerini haykırması her tür yer, sen-ben kavgasının önüne geçirilirse, önceki yıllarda yaşanan bölünmeler bu yıl yaşanmaz.” (Anlatım bozukluğu yazara ait…) EMEP’in reformist şefi, alan tartışmalarını kendilerinin başlatıldığını ve birleşik bir 1 Mayıs’ın kutlanmasını fiilen baltalamaya çalıştıklarını görmezden geliyor.
    “Taksim saplantısı”nı eleştirdiklerini belirten TKP şefi Aydemir Güler de benzer nakaratları tekrarlıyor: “Hiçbir şey işçi sınıfının gücünü dosta düşmana göstereceği bir kitlesel buluşmadan daha anlamlı ve daha değerli olamaz. Bizim değerlendirmelerimizin anahtarı budur. İşçi sınıfının gücünü sergileyeceği kitlesel buluşma ile çakışması mümkün olmayacaksa Taksim politikası bir ilke haline getirilemez. Kendinde amaç takıntıya indirgenir.”
    “Alan saplantısı”, “alan fetişizmi” gibi söylemlere sarılan reformist şefler, birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’ın neden Taksim’de mümkün olmayacağına dair ise tek kelime etmiyorlar. Suskunlukları, bu yönde söyleyecek sözleri olmamasından kaynaklanıyor. Zira ortada 2009 1 Mayısı var. Devletin terör estirmesine rağmen Taksim alanına giren ve girmeye çalışanlar, Kadıköy’e gidenlerin birkaç katı idi. Rejimin zorbalığına rağmen işçi ve emekçiler 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamaya yöneldiler.
    Demek ki sorun işçilerin Taksim’e çıkmaktan korkmaları değil, reformist partilerin meşru militan mücadeleden kaçmalarıdır. Böyle olmasaydı, konfederasyon başkanları (sendika ağalarının niyet veya hesapları bu tartışmanın dışındadır) bile 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararı almışken, “alan fetişizmi”, “saplantısı” gibi yapay tartışmaları sürdürmek ihtiyacı duymazlardı.
    Artık 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması konusundaki tartışmalar tüketilmiş, 3 yıl süren meşru militan direnişle Taksim kazanılmış bulunmaktadır. Gelinen yerde sadece sendika ağaları değil, sermaye devleti de bunu kabul etmek zorunda kalmıştır. Reformistler bunu teslim edeceklerine, hala gerici argümanlarda ayak diriyorlar.
    TEKEL Direnişi’nin işçi sınıfı saflarında yarattığı olumlu etkiye, bundan da güç alan sınıfın bazı bölüklerinin mevzi direnişlerini sürdürmesine, bu durumun 1 Mayıs kutlamalarını güçlendireceğinin bilinmesine rağmen, reformistler Taksim’de militan kitlesel bir 1 Mayıs’ın kutlanmasını baltalama çabası içine girmişlerdir. Bu akıl almaz tutum, reformist akımın kendini düzenin yasal sınırlarına hapseden icazetçi niteliğinin dolaysız bir yansımasıdır.
    Burjuva düzen koşullarında işçi sınıfı ve emekçiler ancak meşru militan mücadelelerle belli haklar kazanabilirler. Diğer kazanımlar gibi Kadıköy yasağının kaldırılması, 1 Mayıs’ın tatil ilan edilmesi ve nihayet Taksim’in 1 Mayıs kutlamalarına açılmak zorunda kalması da, düzenin icazet alanına takılmayan meşru militan mücadeleler sayesinde mümkün olmuştur.

  • Devrimcileri karalama sendromu
    By on Nisan 16, 2010 | 3 Yorum3 Yorum  Yorum

    Tarihçi Ayşe Hür, 21 Şubat tarihli Taraf’taki sayfasında “Entelektüel, Münevver, Aydın” yazısında, Türkiye’de aydınların tarihsel olarak “devlet nasıl kurtulur” anlayışıyla hareket ettiklerini işliyordu. Yeni Osmanlıcı, İttihat ve Terakkici ve Kemalist aydınların “devlet nasıl kurtulur” anlayışını temel bir görüş olarak benimsemekle diktatörlüklere yol açan hareketleri desteklediklerini sergiliyor. Tarih bilinci edinmeye katkıda bulunuyor. Çok sayıda yazısında İttihat Terakkici ve Kemalist diktatörlüklerin gerçekliklerini işlemekle tarih bilinci edinilmesine hizmet ettiğini vurgulamalıyız.

    Ayşe Hür, söz konusu yazısında, Milli Demokratik Devrim (MDD) Hareketi’nde, “devlet nasıl kurtulur” fikrinin var olduğunu, bunun ’71 devrimci hareketini de etkilediğini şu sözlerle belirtmeyi ihmal etmiyor;

    “MDD tezlerinden birine göre, 1945′ten sonra çok partili yaşama geçilmesiyle vücut bulan antiemparyalist ‘karşıdevrim’ söz konusuydu. MDD’ciler işte bu kötü gidişi durdurduğu için 27 Mayısçılara sempati duyuyorlardı.

    MDD geleneğinin, 1960′ların ünlü gençlik örgütü Dev-Genç’i etkilediğini, 1970′ten itibaren ortaya çıkan Mahir Çayan ve arkadaşları (THKP-C), Deniz Gezmiş ve arkadaşları (THKO), İbrahim Kaypakkaya (TKP/ML-TİKKO) gibi grup ve örgütlerin MDD’den doğduğunu düşünürsek, günümüzde kendisine sol aydın diyenlerin bile (elbette istisnaları var) en önemli sorunsalının “devlet nasıl kurtulur?” olmasına ve devleti kurtarmak için halka değil de asker-sivil bürokrasiye güvenmelerine şaşırmamak gerekir.”

    Reformcu cuntaya veya AKP-TÜSİAD’a bel bağlamak

    A. Hür’ün “devleti kurtarmak” fikrine, MDD Hareketi’nin sahip olduğunu ileri sürmesi gerçeği yansıtmıyor. ’71 devrimci hareketinin aynı görüşün etkisi altında olduğu tespiti ise gerçeğin bilinçlice çarpıtılmasıdır.

    MDD Hareketi, burjuva çok partili rejime 1946′da geçişi karşı devrim olarak niteliyordu. Bu bakımdan Kemalizmin ideolojik etkisi altındaydı.

    Fakat MDD Hareketi’nin bu yanılgısı, önceli olan Şefik Hüsnü TKP’sinden gelmiyordu. Çünkü Şefik Hüsnü, Kürt ayaklanmalarının ezilmelerini değerlendirmesindeki vahim hatasına, başlangıcında Kemalistlere ilişkin iyimser uzlaşıcılığına rağmen, onu burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin faşist diktatörlüğü olmakla itham ediyordu. Bu diktatörlüğün, 1946 sonrası burjuva çok partili rejim biçiminde devam ettiği görüşüne sahipti.

    1960′lı yıllarda, Şefik Hüsnü TKP’sinin devamı olan Mihri Belli ve arkadaşları MDD Hareketi’ni geliştirdiler.

    MDD Hareketi liderleri, on yıllar boyunca Kemalist ve DP diktatörlüklerinin yasak-işkence-zindan baskısı altında sosyalist hareketi geliştiremedikten sonra, ’60′lı yılların dünya ve Türkiye koşullarından etkilenerek teori ve stratejiye ilişkin görüşler şekillendirdiler.

    ’60′lı yıllar, yeni sömürge pek çok ülkede kısmi antiemperyalist niteliğe sahip milliyetçi hareketlerin askeri darbeler yoluyla ve antisömürgeci kurtuluş mücadeleleriyle iktidara geldikleri yıllardı (Nasır, Suriye Baasçıları, Endonezya’da Sukarno vb). Bunlardan bazıları (Sukarno) komünistlerle ittifak içinde olmuşlardı.

    Ayrıca, yeni sömürge ülkelerin büyük çoğunluğunu ve devam eden sömürgeleri kaplayan halk kitlelerinin yükselen barışçı ve silahlı devrimci mücadele dalgası gelişiyordu. Küba, devrimci zafere ulaşmıştı.

    Sovyetler Birliği, antisömürgeci kurtuluş hareketlerini, yeni sömürgelerde milliyetçi darbeleri ABD emperyalistlerine ve işbirlikçilerine karşı destekliyordu. Kruşçev-Brejnev modern revizyonizmi, bu ülkelerde “kapitalist olmayan yoldan sosyalizme geçiş” teorisiyle, iktidara gelen milliyetçi hareketlerin ulusallaştırma/ devletleştirme politikasını, sosyalizm olarak sunuyor veya sosyalizme bu yolla geçişi öngörüyordu.

    Bu dünya koşullarında ve 27 Mayıs darbecilerinin hazırlattığı 1961 Anayasası’nın kısmi demokratik haklar tanıdığı Türkiye ortamında, MDD Hareketi, Doğan Avcıoğlu/sol reformcu cunta hareketini temel ittifak gücü olarak alıyor ve destekliyordu. Kitle hareketini geliştirmeyi, sol reformcu cuntanın iktidara gelmesine yedekliyordu. Olası bu iktidar altında, daha geniş demokratik özgürlükler elde edilerek geliştirilecek işçi-köylü örgütlenmesine dayanılarak ve iktisadi alanda devletleştirmelerden yararlanılarak sosyalizme geçişi öngörüyordu.

    MDD Hareketi bu stratejisi için teorisini önceki Şefik Hüsnü TKP’sinden daha geriye çekti ve Kemalizm övgüsünü yükseltti.

    Milli Demokratik Devrim’in ikinci Kuvayi Milliye mücadelesi olduğu ajitasyonu; “1946 karşı devrimdir” ve Kemalizmin ve “asker-sivil aydın zümre”nin tarihsel ilericiliği tezi; partileşmekten ve “devrimci milliyetçi” reformcu cuntayı ürkütmekten kaçınma pratiği, bu MDD stratejisine uygun olarak geliştirildiler. MDD Hareketi’nin sosyalizme geçiş teorisi ve stratejisi; gerçekte mevcut devleti demokratikleştirerek sosyalizm yolunu açma iddiasındaydı.

    Sol reformcu 9 Mart cuntası, ABD’ci 12 Mart faşist cuntası tarafından tasfiye edildi.

    MDD Hareketi ise 12 Mart darbesinden önce aşıldı, ’71 devrimci hareketi’ MDD Hareketi’nden devrimci kopuş gerçekleştirdi. 12 Mart faşizmine karşı savaşarak yenildi.

    Vurgulamak gerekir ki, MDD Hareketi’nin lideri Mihri Belli, sonraki süreçte 12 Mart ve 12 Eylül askeri faşist diktatörlüklerine ve parlamenter maskeli faşist rejimlere karşı, halk hareketlerinin yanında olmuş, “asker-sivil aydın zümre”den demokrasi beklememiştir.

    ’71 devrimci hareketi ‘halkın’ devletini kurmak için savaştı

    A. Hür, ’71 devrimci hareketi’ni “devlet kurtarmak” fikrinin etkisinde göstermekle gerçekten de ona kara çalmaktadır.

    A. Hür’ün göstermek istediğinin tersine, ’71 devrimci hareketi’nin liderlerinden olan Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya, MDD ve Perinçek hareketlerini, reformcu milliyetçi cuntaya bal bağlamakla eleştirip, halka güvenen bir devrimci kopuşla ortaya çıktılar. Kaypakkaya, yakın tarihe yaklaşımda daha ileri giderek Kemalist diktatörlüğü militarizme dayanan faşist bir rejim olarak tanımladı.

    Mahir, Deniz ve İbrahim’in önderliğindeki ’71 devrimci hareketinin ortak karakteristik niteliği; militarist burjuva devlet aygıtını yıkmak, sömürülen ve ezilen kitlelerin yeni bir devletini kurmak amacıydı. ’71 devrimci hareketinin liderleri, bu amaç için halk kitlelerini seferber edeceklerine inandılar ve güvendiler. Hedefledikleri emekçilerin devletini nihai olarak devletsizliğe bağlayan perspektife bu liderler sahiptiler.

    Çayan’ın “oligarşik devlete”, Kaypakkaya’nın “komprador burjuvazi ve toprak ağaları devleti”ne, Deniz’lerin “işbirlikçi burjuva devlete” karşı, “demokratik halk devleti”ni kurmak için can bedeli halk savaşçılıklarının iki temel nedeni vardı: Kötünün iyisi hiçbir burjuva alternatife bel bağlamaksızın halk kitlelerine tutkuyla güvenmek ve Marksist teoriye inanmak!

    ’71 devrimci hareketi başarıya ulaşamadıysa da Türkiye tarihinin en büyük halk eylemliliğini geliştiren devrimci hareketi yarattı. ’71 devrimci hareketi ve ardılları, burjuva devleti yıkmak için ve faşist çetelere karşı mücadele ettiler, halkı seferber ettiler.

    12 Eylül yenilgisi ve sosyalizmin dünya çapındaki yenilgisi, sosyalist hareketin içindeki zayıf unsurları ve halkın zorlu mücadelesinden kaçınmış sol aydınları iki yana savurdu: Ergenekoncu cunta ile AKP-TÜSİAD kliklerinden birine bağlanma.

    Komünist ve devrimci hareket, az güçle kalsa da ağır koşullarda can bedeli bir mücadeleyi devlete karşı sürdürdü.

    Şimdiden sonra da sürdürecek. Bu çizgisinde temel rol oynayan da, Mahir, Deniz, İbrahimlerin inandıkları gibi halka güvenmeyi tek yol gören inançları ve Marksist düşüncedir.

    A. Hür, ’71 devrimci hareketi’ne kara çalarken, nesnel tarihçiliğe bağlı kalamayacak denli burjuvaziye yamanan bir tavra da düşmüş oluyor.

    Devrimciler, A. Hür’ün iddia ettiği gibi Stockholm Sendromu’na yakalanmayacak kadar deneyim ve bilgi birikimine sahiptirler. Ama A. Hür ve liberal kafadarları, devrimcilere kara çalacak kadar yalan sendromundan muzdariptirler.

  • “Bir bardak temiz su için bile sosyalizm!”
    By on Nisan 10, 2010 | Yorum Yok  Yorum

     

    Yaşamın kaynağı olan suyun kapitalizm koşullarında hak olmak çıkartılması ve ticarileştirilmesi şaşırtıcı olmamakla birlikte kabul edilemez. Her şeyden kâr elde etme mantığıyla hareket eden kapitalistler özellikle su sıkıntısının baş göstermesini de fırsat bilerek yaşamın kaynağı olan suyun ticaretini yapmaktadırlar. Kapitalizmin neden olduğu kuralsızlık ve aşırı kâr hırsı nedeniyle artan çevre kirliliğiyle birlikte doğal su kaynakları kullanılamaz hale gelmekte, küresel ısınmaya bağlı iklim değişimleri sonucu kuraklık oranı artmaktadır. Ayrıca su kaynaklarının azalması yanında artan nüfus oranıyla birlikte düşünüldüğünde su sıkıntısı büyük bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. 20. yüzyılda dünya nüfusunun 19. yüzyıla oranla 3 kat, su kaynaklarının tüketiminin ise 6 kat arttığı ifade edilirken, kapitalizmden kaynaklı azalan ve kirletilen su kaynaklarına rağmen su tüketiminin özellikle son 50 yılda çarpıcı bir şekilde arttığı belirtilmektedir. Tabii ki “su sıkıntısı” sorunundan birinci derecede sorumlu olan kapitalistler sorunu çözmek yerine bu sorundan nasıl kâr elde edeceklerini hesaplamaktadırlar. Her şey serbest piyasanın kurallarına göre hesaplanmakta, su kaynakları ne kadar azalırsa su fiyatları da o kadar yükselmekte ve böylelikle sektör büyümektedir. Dünyada kişi başına düşen su tüketim oranının yılda ortalama 800 m3 civarında olduğu düşünülüre kapitalistlerin iştahını kabartan tablo daha iyi anlaşılır olmaktadır. Sözde “su sorunlarına çözüm bulmak” amacıyla ama esasta piyasacı yaklaşımları konuşmak üzereher üç yılda bir düzenlenen 5. Dünya Su Forumu 16-22 Mart tarihleri arasında toplanıyor. Merkezi Marsilya’da olan Dünya Su Konseyi’nin ”Farklılıkların Suda Yakınlaşması” ana teması ile düzenlediği bu forum 110 kadar ülkenin katılımıyla gerçekleşecek. Su üzerinden yapılan kirli hesapların üst düzey yetkililerce tartışılacak olan Dünya Su Forumuna ilk defa 15 devlet başkanının da katılması bekleniyor. Görüldüğü üzere sermaye çevreleri bu konuya oldukça önem vermektedir. Çünkü bu forum sonucunda temel hedefi gaz, elektrik, ulaşım gibi kamu hizmetlerinde yaşananlara paralel şekilde suyun üretimini, depolanmasını (barajları) ve dağıtımını; yani su ile ilgili tüm hizmetleri sermayeye devretmenin yolları planlanacaktır. Bu nedenle 5. Dünya Su Forumu’na çok uluslu şirketlerle içiçe bir şekilde AKP hükümeti, AKP’li belediyeler, bürokratları ve bazı büyük yapı-inşaat şirketleri büyük önem vererek hazırlandılar. Kuşkusuz ki tüm bu çalışmalar GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) çerçevesinde gerçekleşmektedir. Dünyada, 1,5 milyar insan temiz içme suyundan yoksunken, 3 milyar kişi kanalizasyonsuz yaşıyorken ve her gün 35 bin kişi bu yüzden yaşamını yitiriyorken, bu gerçekler bu forumun gündeminde bile değildir. “Modern” dünyada insanların temiz ve güvenilir içme suyundan yoksun bir halde yaşadığı gerçeği tabii ki kapitalistleri ilgilendirmiyor. Onlar ancak “güvenilir” içme suyunu satma derdindedir. İnsanların güvenilir içme suyundan yoksun bırakmakta sonrada onlara temiz su satmaktadırlar. Bu anlamda şişeleme su pazarı hızla büyüyor. Dünyada şişe suyu tüketimi her yıl %7 artarken, Türkiye’de bu sektör % 20 büyümüştür. Ve su kaynakları azaldıkça içme suyu fiyatları da giderek yükseleceği için geleceğin büyüyen bu sektöründe söz sahibi olmak sermaye çevreleri için büyük önem arz etmektedir. Sorunun kaynağı olanlar çözümün bir parçası olamazlar! Dünyadaki tüm doğal kaynaklar için olduğu gibi su da kapitalizmin kâr ve sömürü politikaları sonucu hızla tükenmekte ya da kullanılamaz hale gelmektedir. Dünyada oldukça ciddi bir su sıkıntısı vardır. Konuyla ilgili yapılan değerlendirmelerde 2025 yılında dünya nüfusunun üçte birinin şiddetli derecede su sıkıntısı çekeceği ifade edilmektedir.Bu gerçek orta yerde duruyorken sorunun önüne geçebilmek için hiç bir çaba harcanmıyor. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi onlar bu durumdan nasıl kârlı çıkacaklarının hesabını yapıyorlar. Dünya Su Konseyi Başkanı Fauchon şu andaki su kıtlığının, çoğunlukla altyapı bozukluğu, bürokrasi, yetersiz kurumsallaşma olduğunu ifade ederek kapitalizmi aklıyor ve suyun özelleştirilmesine gerekçe yaratıyor. Kapitalizm koşullarında gelişen teknolojik imkânları düşündüğümüzde evsel ve endüstriyel atıklar sonucu oluşan su kirliliğinin önüne geçilebilecek önlemler oldukça basittir ancak uygulamada bunlar oldukça sınırlıdır. Örneğin Türkiye’de arıtma tesisine sahip işletmeler sadece yüzde 9 oranındadır. Organize sanayi bölgelerinden sadece yüzde 14’ünde arıtma tesisi bulunmaktadır. Endüstrinin ürettiği zehirli ve ağır metaller içeren atık suların sadece yüzde 22’si arıtılmaktadır. Görüldüğü üzere kapitalistler artırma işini gereksiz bir masraf olarak görmektedir. Evsel atıklar konusu da oldukça vahim boyutlardadır. 3215 belediyeden 141’nin belediyede kanalizasyon sistemi mevcuttur ve bunun da sadece 43 tanesinde arıtma tesisi bulunmaktadır. Bir başka ifade ile kanalizasyon sularının yüzde 98.67’si hiç arıtılmadan ırmaklara, göllere ve denizlere bırakılmaktadır. Bir litre atık suyun, sekiz litre tatlı suyu kirlettiği bilimsel bir veriyken sorunun ciddiyeti ortadadır. Son 40 yılda 1.3 milyon hektar sulak alanın ekolojik ve ekonomik işlevini yitirdiği ifade edilmektedir. Sonuçta Türkiye`de son 20 yılda kişi başına düşen su miktarı 4 bin metreküpten, bin 430 metreküpe düşerek ülke su fakiri haline getirilmiştir. Dünya standartlarına göre bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için ise kişi başına düşen yıllık su miktarı en az 8 bin – 10 bin metreküp olmalıdır. Suyun piyasa malı haline getirilmek istenmesine karşı çeşitli eylemler yapılmakta ve su sorununun çözümüne dair alternatif çalışmalar düzenlenmektedir. Oysa sermaye bu konuya çok önem vermekte ve en ufak muhalif sese bile tahammül etmemektedir. O kadar pervasızdır ki Dünya Su Forumu’na karşı yapılan eylemlere saldırmıştır. Sermaye devleti bu saldırgan yüzünü gizlemeye gerek bile duymazken 22 Mart Dünya Su Günü vesilesiyle de ikiyüzlü açıklamalar yapmaktan geri durmayacaktır. Doğayı geri dönüşümsüz bir şekilde yıkıma götüren, yaşamın kaynağı olan suyu satılığa çıkararak yaşam hakkımıza saldıran kapitalizme karşı mücadelenin önemi ortadadır. Ancak bu mücadelenin hedefine emperyalist kapitalizmi koyarak ve sosyalizm mücadelesine bağlanarak başarıyla ulaşabileceği unutulmamalıdır. Açıktır ki, bu mücadele bize “su” kadar gereklidir!

  • FARC-EP: Yeni Bir Kolombiya için Verilen Kavga
    By on Kasım 14, 2009 | Yorum Yok  Yorum

    bolivarsomostodos.org Türkçe bölümünden alınmıştır

    18 Şubat 2009
    Jesús Santrich

     

    Direnişin Kronolojisi:

     

    Kolombiya Silahlı Devrimci Güçleri- Halk Ordusu önderi Manuel Marulanda Velez yoldaş, şöyle diyordu:

    ´´ Ülkemizin tarihsel deneyimi gösteregelmiştir ki, diğer gerilla grupları gibi, FARC’ın ortaya çıkışı ve eylemi daha önceden süregelen ulusal sorundan türeyen koşulların olgunlaşma sürecine denk gelmektedir. Gerillanın ilk günlerinden, Kolombiyalılar üzerindeki despotik hükümet biçiminin basladığı o 1949 yılından bu yana…“

    Manuel Marulanda Velez (MMV), Sur del Tolima (Tolima bölgesinin güneyinde) komunist bir çizgiye sahip yeni gruplar dahil, gerillalarının ortaya çıkışından ve onlar arasında, 1949`da Chaparral (Chicalá, Horizonte, La Marina ve Irco) bölgesinde ilk kurulanlardan bahsediyor.

    “Liberal gerillalarla, komunist gerillalar arasındaki ilk buluşma, Irco-Chaparral alanında gerçekleşiyor, 1950`nin sonlarına doğru.” MMV.

    Chicala, Horizente ve Irco alanlarındaki gerilla yönetimleri merkez hattı sıradağlarının yüksek kesimlerini zaptetmek düşüncesiyle, birlikte bir ´Gerilla bölüğü` oluşturma konusunda anlaşıyorlar. Böylece, hareketin doğdugu alandaki baskıyı azaltmak ve halkın düşmanın olası misilleme saldırılarından zarar görmesini engellemek için, düşmanın dikkatini başka tarafa çekebileceklerini düşünüyorlardı. ´Sur del Tolima Gerillaları`nın birinci konferansı, Cambrin vadisine doğru ilerleme kararını aldı.

    “El Davis bölgesine gelindiğinde,heyecan o kadar yüksekti ki, büyük bir kitle toplantısında, komunistler, orada kalma, Tolima`nın güneyi için güçlü bir müfreze kurma ve birleşik bir askeri kurmay oluşturma önerisini kabul ettiler.” MMV.

    Böylece, Chaparral bölgesi komunist müfrezeleriyle, Gerardo Loaiza`nın liderliğindeki liberal öz-savunma birlikleri arasındaki işbirliği, Cambrin vadisinin yüksek kısımlarında kararlaştırılan El Davis komandosunun kurulmasına yol açtı. ´´Bu kurmay, birlikte yürütülecek misyonları ve bazı yerel, özellikle de Rioblanco bölgesindeki müfrezeleri yönetmek için kuruldu.“MMV.

    Irco bölgesinde Aralık ayında gerçekleşen ikinci gerilla konferansıyla birlikte, komunistler yönetimindeki silahlı müfrezeler, Devrimci Ulusal Kurtuluş Ordusu ismini aldılar.

    1952. Geçiçi Roberto Urdaneta hükümeti, Llanos Orientales (Kolombiya`nın Venezuela`yla sınırı tarafındaki geniş düzlük arazi) bölgesindeki isyancıları pasifize etmek ve Tolima`nın güneyindeki askeri güçlerini desteklemek için birliklerini bu bölgelere gönderdi. Aynı yıl, Ulusal Halk Kurtuluş Hareketi birinci konferansı yapıldı.

    1953. Pedro Antonio Marin, liberal-muhafazakar ittifakın kriz yaşadığı sırada, El Davis Komandosuyla ilişki kuruyor ve Komunist Parti saflarına katılıyor.

    Aynı yıl, El Davis kurmayında parçalanma yaşanıyor. 13 Haziran 1953`te oligarşinin ve emperyalizmin desteğini arkasına alan, General Rojas Pinilla askeri darbeye öncülük ediyor. MMV söyle açıklıyor: “Merkezi düzenlemelerin ışık tuttuğu politik analiz, askeri diktatörlüğün, Kolombiya halkının problemleri için aradığı çözümü kesinlikle sunmayacağı yönündeydi. Ateşkese geçiş, oligarşinin ve emperyalizmin büyük bir politik oyunu olmaktan öteye geçmeyecek ve direnişin kırılmasına, kitle hareketinin bastırılmasına hizmet edecektir.”

     

    Müfrezeler, silahlı direniş hareketini, geniş kitle hareketinin içinden geliştirme koşullarını yaratmaya çalışacaklardı. Mesela, El Támaro bölgesinde, komutan Prias Alape, Tolima`nın en güneyinde, daha sonrasında ´Marquetalia` nın kuruluşuna hizmet edecek calışmaya devam etti.

     

    “Lister, Richard, Jorge Peñuela, Komutan Cardenal, Gratiniano Rocha ve diğer öne çıkan askeri-politik kadrolar, Tolima`nın doğusuna geçtiler. Burada, o konjuktürde, hükümet anti-komunist mücadele bahanesiyle halka yönelik baskıyı şiddetlendirdiği için, aşağı-yukarı uzun denilebilecek bir ateşkesi sağlamlaştırmak hedefiyle o bölgede sembolik bir varoluşu gerçekleştirmek gerekiyordu. 1953 yılında, gerilla mücadelesinden, liberallerin büyük çoğunluğunun silahlarını teslim etmeleri aracılığıyla, vazgeçilirken, komunistler, aleyhlerine dönen nesnel koşullar altında, subjektif olarak kendileri için çok riskli bu harekete devam edemezlerdi. Bu yüzden, daha ilk aşamada, politik hedeflerinde henüz çok sınırlı bir ilerleme kaydetmişken, ulusal gerilla hareketinin tümünü kapsayacak şekilde silahlı halk mücadelesi, askeri alanda değil ama politik alanda büyük bir darbe aldı.” MMV

     

    1954. O dönemin diktatörü, General Rojas Pinilla, Bogotá`daki bir öğrenci gösterisinde ateş açılmasına izin vererek çok kan dökülmesine neden oldu. Anti-komunist kampanya derinleşmiş ve tüm ülke çapına yayılmıştı.

     

    “Tolima`nın doğusundaki komunist hareketlilik, hükümet tarafindan uygulanan, kitlesel bir köylü hareketinin bulunduğu -içinden bir grup gerilla hareketine katılmıştı- Villarrica`ya kadar uzanan şiddet politikasının temel gerekçesi olarak gösterildi. Burada, operasyon tarzı sınırlı, ancak politik olarak gelişmiş yeni bir gerilla eylem biçimi ortaya çıktı…Zorlu bir aşama, askeri diktatörlüğün büyük oranda kesintiye uğramasına ve onun devrilmesi yönünde avantajlı koşulların yaratılmasına imkan sağlayan kahramanlık örneği.” MMV

     

    1957. Diktatör devriliyor ve yönetimi, liberal-muhafazakar güç paylaşımı sistemine dayanan ´Milli Cephe` hükümetine yol açan bir askeri cunta devralıyor ve 1958`de Alberto Lleras Camargo hükümeti kurmakla görevlendiriliyor.

     

    1960, 11 Ocak. Gaitania şehrinde, Jose Maria Oviedo`nun paramiliter polis şefi, ´Temiz Liberaller` çetesinin lideri Mariachi, hükümetle birlikte kurduğu bir komplo sonucu, Köylü Komunist Hareketi- o zamanlar barış süreci var- önderi Jacobo Prías Alape`yi (Charro Negro) öldürüyor. (1977 Eylül ayında, bu şahıs Santiago Perez`de cezalandırılmıştır). Charro`nun ölümü, –komunistlere karşı yapılan politik bir cinayettir – Manuel Marulanda`nın başını çektiği yeni bir silahlı direnişi ateşleyen bir kıvılcım olacaktır.

     

    1962. Marquetalia köylü hareketine yönelik, 5000 askerin katıldığı ilk başarısız saldırı gerçekleşti. Manuel Marulanda, içlerinde Rigoberto Lozada (Joselo)`nın da bulunduğu kişileri örgütleyerek etkili bir savunma gerçekleştiriyor.

     

    1963, 26 Eylül. Caycedo taburuna bağlı birlikler, gerillaların toparlanmasına bir yanıt olarak, Tolima yakınlarındaki Troja vadisinde 16 köylüyü katlediyorlar. Aynı zamanlarda, Pato ve Guayabero bölgelerine de saldırılar gerçekleşiyor ve o bölgedeki öz-savunma grupları hareketli gerilla birliklerine dönüşüyorlar.

     

    1964. Marquetalia Operasyonu:

     

    11 Nisan. Jacobo Arenas ve Hernando Gonzalez Acosta, Komunist Parti tarafından, Girardot`tan Marquetalia`ya gönderiliyorlar.

     

    17 Nisan. Marulanda ikisini karşılıyor ve şöyle diyor: ´sizlerin katılımıyla, savaş o kadar zorlu olmayacaktır`.

     

    İlerleyen günlerde zaman kaybetmeden, Manuel Marulanda, Isaias Pardo, Tula Pardo, Dario Lozano, Jaime Guaracas, Joselo, Eduardo, Lozada, Chucho Nazareno ve Rogelio Diaz, birlikte Marquetalia operasyonunu karşılayacak kurmay ekibini oluştururlar.

     

    1964, 27 Mayıs. “Floresta`da, Ata nehri vadisinin üstünde, komutan Joselo komutasındaki bir gerilla grubu tarafindan başarıyla savaştığı ilk çatışma yaşandı. 30 Mayıs Cumartesi günü, La Suiza`da, unutulmaz komutan Isaias Pardo komutasındaki bir gerilla grubunun yaşadığı ikinci çatışma gerçekleşti.” (Jacobo Arenas).

     

    FARC`ın kuruluş dönemine ışık tutan olaylar:

     

    1964, 18 Haziran. Isaias Pardo 25 askerin öldürüldüğü bir pusuyu yönetiyor.

    Aralarında bir M-3 marka ve 30 kalibrelik makinalı tüfek de dahil olmak üzere birçok silah ele geçiriyorlar. Aynı gün ordu, Bogota`da Başkan Guillermo León Valencia`nın katıldığı bir kutlamada hükümete ´Marquetalia çetelerden temizlendi` diye bir açıklama yapıyor.

    San Miguel vadisindeki bir arazide, Marulanda`nın kendisine verdiği görevle Isaias Pardo bir catışmayı yönetiyor. Çatışma 10 gün sürüyor. Marulanda bir daha Isaias Pardo`yu görmüyor. Hüzün tüm dağı kaplıyor. Marulanda şöyle diyor: “onun ölümü tekti, çünkü o eşine az rastlanır bir kişiydi.”

    Isaias Pardo`nun çatışmada gerçekleşen acı veren ölüm haberini aldıktan sonra, o sırada Rio Chiquito`da bulunan Kurmay Heyeti, daha sonra kurulacak FARC`ın geçmişteki organı olan, ´Güney Bloğu Konferansı`nın hazırlıklarına başladı.

    20 Temmuz. FARC gerilla hareketinin doğuşuna vesile olan toplantı, Marquetalia operasyonunu analiz etti ve tarihsel öneme sahip ´gerillanın toprak reformu programı`nı oluşturacak taslağı hazırladı.

    Bu olaylar üzerine Marulanda şöyle yazıyordu: ´´Temel komutan çekirdeği, 1949`dan itibaren, daima sayıca, savaş ve teknik ekipmanları bakımından çok güçlü bir düşmana karşı, farklı ve zorlu durumlarda gerilla savaşını uygulayan adamlardan oluşuyordu.

    ” Haklı nedenlerimizle savaşıyorduk. En önemlisi bu, çünkü bizim gerilla hareketimiz kendiliğinden çıkmadı, tam tersi, köylülere yönelik artan baskıya yanıt olarak doğdu, sonra, bizim savunmayı örgütlememizin nedeni, sömürülerden kaynaklanıyordu ve mücadele taleplerimiz, köylülerin ve işçilerin temel ihtiyaçlarından izole bir şekilde planlanmadı hiçbir zaman. Biz yurdumuzun kurtuluş mücadelesini veren savaşçıların hep bir parçası olduk.”

    ” Bize klavuzluk eden devrimci bir ideolojidir ve politik fenerimiz komunist aktivitenin pratiği içinde şekillenen bilimsel sosyalist teoriyle belirlenir.”MMV

    1965, 17 Mart. 145 gerillanın katılımıyla gerçekleşen bir eylemle, Inza (Cauca) bölgesi ele geçirilir.

    1965`in sonunda, 100 savaşçının katılımıyla, Riochiquito`da Güney Bloğu birinci konferansı gerçekleşir. Bu FARC`in resmi kuruluş konferansından önceki, konferanstır.”Bu Marquetalia gerillasının ve diğer müfrezelerin ilk konferansıdır. O zamanki hareketimiz buna Güney Bloğu ismini vermisti… Bu konferansa, Marquetalia, Riochiquito, el Pato, Guayabero, 26 Eylül ve diğer küçük gerilla grupları katılmıştı”(Jacobo Arenas). Marulanda da şöyle diyordu: “bütün müfrezeler için taktiğimiz belirlenmiş ve FARC`ın kuruluşuna doğru akan süreçte bir dizi sorumluluk alınmıştı. Bu toplantının hemen öncesinde şöyle demişti:´´Marquetalia`daki saldırıyı karşılayabilmek için, tek bir yönetim belirlemiştik. Politik-askeri otoritenin en üst biçimi olarak yeni tipte bir Kurmay Heyeti oluşturmuştuk…”.

    1965, 23 Eylül. Özgür Üniversite öğrencisi ve Komunist Parti Gençlik teşkilatı üyesi Hernando Gonzalez Acosta, ordunun Riochiquito`ya saldırısı esnasında, Filo de los Inocentes bölgesinde savaşırken ölüyor.

    Komunist Parti’nin X. kongre hazırlıkları sırasında şöyle deniyor: “…gerilla savaşı, kitlelerin mücadelesinin en yüksek biçimlerinden biridir…” Jacobo Arenas, Güney Bloğunun ikinci konferansı gerçekleşmeden önce, Komunist Parti kongresine katılır ve Parti Yürütmesi adına yaptığı konuşmada şöyle der: “Bu kongrenin ayrıca önemi, direnişin silahlı mücadele ayağının yükseldiği bir dönemde gerçekleşiyor olmasıdır.”

    Komunist Parti X. kongresinde öne çıkan başka bir tez de şudur: “Aktüel olarak gelişmekte olan gerilla hareketinin, sadece kendilerinden önceki gerilla mücadelesi deneyimlerinden ders çıkardıkları için değil, aynı zamanda devrimci ve anti-emperyalist bir içeriğe sahip oldukları ve iktidarı almayı ve bunu halk için yapmayı planladıkları için daha belirgin bir karakteri var…”

    1966. Mayıs ayında, Duda bölgesinde, 250 savaşçının katılımıyla, FARC`ın resmi kuruluş konferansı olarak kararlaştırılan, Güney Bloğu ikinci konferansı gerçekleştirilir: İlk kez, “FARC gerilla hareketi, işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimlerin birliğinden oluşan bir iktidarı kurmak için, uzun süreye yayılan bir savaşı geliştirecektir` demiştik. Burada, özellikle bilinç faktörü ve Kolombiya devrimci sürecinin yönetici unsuru olarak politik organizasyonun hayati önemi ortaya çıkıyor ve bu anlamda bu büyük misyonu yerine getirecek olan FARC`ın bunun için üzerine düşeni yerine getirecektir .”Jacobo Arenas.

    Bu aşamayla ilgili olarak Marulanda`nın açıklaması şöyle: “Daha önce Marquetalia`da kurduğumuz kurmay ekibi, sadece oradan katılan savaşçıların üzerinde bir otoriteye sahipti, sonuç olarak bütün komandoları tek bir yönetim altında toplama aciliyetinden kaynaklanıyordu ve sonraki günlerde gelişecek aşama için bir plan geliştirmeyi amaçlıyordu. FARC`ın kuruluş konferansı ise, organik yapılanma ve politik-askeri çizgiye bağlı çalışma temellerini oturttu. İç organizasyonumuzu düzenleyen bir yönetmelik kabul edildi ve her bir bölgeyle sorumlu olacak yeni müfrezelerin organize edilmesi ve ülkenin tümünü kucaklayacak tarzda eylemlerin genişletilmesini kararlaştırdı. Ayrıca, taktikte yeni bir modifikasyon, diğer birçok hareketin dışında, düşmanı daima bizim inisiyatifimizin belirleyici olduğu alanlarda catışmaya çekme tarzını benimsemişti.”

    1966-1968. Kökenleri, Ciro Trujillo`nun El Quindío bölgesinde yediği çok ağır bir darbeye dayanan zorlu bir krizle geçti. Komutan Jacobo Arenas, ikinci konferansta alınan kararlara gönderme yaparak, bu konferans sonrası gerçekleşen bu olayla ilgili şöyle değerlendirmede bulunuyor: ´´Bu bir eylem konseptini belirleyen taktik idi, geniş askeri operasyon bölgesinde hareketli gerilla savaşını uygulamak için gerilla güçlerinin bölgeye yayılmasını sağlayan bir taktikti.“

    ´´ Buna rağmen, böyle olmadı. O dönem FARC`ın ikinci genel komutanı pozisyonunda olan Ciro Trujillo, yolda Joselo ve Marulanda`ninkiler de dahil olmak üzere bütün müfrezeleri toplayarak bütün bu güçleri El Quindio bölgesine konsantre eder, neden ve ne için bunu yaptığını halen bilmiyoruz. Çok geçmeden, 500-600 gerilladan oluşan bu güç ordu tarafından takip edilir ve saldırılır. Böyle, aynı alana sıkışmış bir askeri güç yoğunlaşması planı yoktu tam tersi, plan müfrezeler bazında ve hareketli gerilla savaşı tarzında eylem yapmak idi. Buna uyulmaması sonucu, güçlerimiz organize olmayan bir biçimde geri çekildi ve her komutan kendi adamlarıyla birlikte kitle arasına ve farklı alanlara kendini koruyabilmek için dağıldı. Çok fazla adam ve silahlarımızın %70`ini kaybettik. Beşinci konferansa kadar Marulanda`nın dediğini hatırladık sürekli: ´en sonunda bizi neredeyse bitiren şeye cevap verebildik. Yönetici kadroların kafasında acı bir deneyim olarak yeretmesine rağmen değerli bir noktadır. Ciro Trujillo, iyi bir kadro, cesur ve yiğit bir adamdı, ancak hareketli gerilla taktiği ile ilgili açık bir fikre sahip değildi“`.

    1968. El Guayabero bölgesinde FARC`ın 3. konferansı gercekleşti. El Quindio bölgesinde Ciro Trujillo`nun yaptığı gibi hatalar, Marulanda`ya göre: ´liberal bir gerilla pratiği olup hareketli ve son derece gizli olması gereken bir gerilla çizgisine uymayan bir tarz.“ idi.

    Konferans çözüm yollarını tartıştı: aynı alanlara, daha küçük, daha çevik, daha operatif ve daha hareketli gruplarla tekrar girmek; gücü Tolima, Huila ve Cauca bölgelerine yaymak. Orta Magdalena bölgesinde zaten 4. cepheyi kurmak için birimler bekliyorlardı bunu değerlendirmek.

    Önleyici savaş ve halk savaşı calışmaları ve ideolojik formasyon için merkezi okul organize edilecek.

    1970. 4. konferans yılın başında yapıldı. Merkez Sıradağ hattına geri dönmek için koşullar oluşturuldu.

    Cepheleri kurma düşüncesi kesinleşti ve bunu oluşturmak için farklı komisyonlar bu bölgelere yönlendirildi, politik hat olarak da ´dış borçlara`a karşı eylemler yapma kararlaştırıldı. Zaten varolan cephelerin de ülkenin farklı alanlarında yeni cepheler kurması planlandı.

    ´´Diğer konferanslarda olduğu gibi, Kurmay Heyetinde yeni düzenlemeler yapıldı, komuta kademesinde yeni terfiler ve bütün güçlerin yeniden dağılımı gerçekleştirildi“. (Jacobo Arenas)

    1974. 4. konferanstan sonra, Trujillo döneminin krizini aşma yönünde ilk adımlar anlamında gelişmeler yaşandı. Müfrezeler, cephe karakteri kazanmaya başladı, yeni eylem konsepti geliştirildi ve güçlerin farklı alanlara yayılımı gerçekleşti.

    5. konferansta krizi aşma yönündeki çabalar başarıya ulaşmıştı. ´´Şimdi ancak, bu neredeyse hepimizi yokedecek olan korkunç hastalığa karşı bir cevap oluşturabildik“ diyordu Marulanda. Jacobo Arenas da şöyle açıklıyordu gelinen aşamayı: ´´Aşağı yukarı 2. konferansa delege olarak katılan savaşçı sayısına bu konferansta ulaştık. Ancak önemli olan diğer bir kriter, her nekadar, henüz cephelerin yönetimi ve ulusal çaptaki yönetimin yapısı üzerine tam bir zihin açıklığına sahip olmasak ta, ülkenin farklı alanlarında birçok gerilla cephesi kurmayı başarmış olmamızdır“.

    Beşinci konferans, cepheleri kurma ve geliştirme yönündeki calışmaların meyvelerini vermeye başladığını tespit etmişti. 5. cephenin kurulması için koşullar oluşmuştu. 4. cephe Orta Magdalena bölgesinde çoktan eylemlere başlamıştı. Ünlü ´Sonora operasyon`unu atlattıktan sonra, 1973`te Manuel Marulanda, savaşçılarıyla birlikte Merkez Sıradağları bölgesinde düşman güçlerine karşı yapmış olduğu destansı saldırılar sırasında, 6. cephenin doğuşu için tohumları serpmişti.

    1978. Ocak ayında 6. konferans gerçeklesti. Konferansa, El Pato bölgesinden ve dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci cepheyi kurmayı planlayan savaşçılardan oluşan delegeler katıldı. Kırda ve şehirde etki artmıştı. O sırada FARC, 1000 savaşçı ve 100-120 arası komutana sahip bir güç durumundaydı.

    Cephelerin kurmay ekipleri kuruldu ve yeni bir konseptle, -1973 Ocağında yapılan Kurmay Heyeti toplantısından beri işliyordu- Merkezi Kurmay Heyeti Sekreteryası kuruldu.

    Artık kaçınılmaz hale gelen bir ihtiyaç olarak, yönetimlerin kapasitesini artırma, sayıca, silah, finans olarak gelişme, cephelerin kendi okullarını ve kurmay heyetinin ve sekreteryasının okulunu kurma hedefleri belirlendi. Resistencia (Direniş) adlı derginin çıkışının süreklileştirilmesi kararlaştırıldı.

    Jacobo Arenas diyordu ki: ´´FARC`ın o zamana kadarki tarihi boyunca gerçekleştirdigi en verimli ve zengin konferanstı bu. Farklı cepheler örgütlendi, çeşitli tezlerin dışında, tüzük, disiplin yönetmeliği ve FARC`ın tüm yaşamını belirleyen yönetim normları tartışıldı ve oluşturuldu. Gerilla hareketinin tüm aktivitesinde, politik örgütlenme ve kitle çalışmasından iç eğitim ve propagandaya kadar genel bir denge oluşturuldu. Tezlerden birisi de, gerilla alanlarında politik aktivitenin gizli bir şekilde organize edilmesiydi. Bu düşünce kabul edildi. Bununla birlikte, cepheler politik organizasyonları düşmanın darbelerinden sakınmak için kendi aktivitelerini kontrollü bir şekilde genişlettiler. Bu konferans ayrıca, sonrasında her bir cepheyle planlanmak ve kurmay heyetinin denetiminde yürütülmek üzere sekreterya tarafından somut hale getirilecek, ulusal çapta hayata geçirilecek askeri bir planın genel hatlarını belirledi.“

    1978-82. İşkenceci Başkan, Julio Cesar Turbay Ayala dönemi. Karanlık Ulusal Güvenlik yasasına ve tüm temel hakların ihlal edilmesine karşı mücadele yılları.

    1980. El Guayabero alanında 4-25 Ağustos tarihleri arasında 21 gün süren ´Cisne 3 Planı` adı verilen daha sonra ´yeni model eylem tarzı` olarak formule edilecek bir eylem kampanyası gerçekleştirildi.

    1982. 4-14 Mayıs tarihleri arasında, El Guayabero bölgesinde, örgüt ismi, FARC`a ek olarak Halk Ordusu`nun kısaltılışını ifade eden harflerden oluşan EP takısının eklenmesinin de kararlaştırıldığı ve ayaklanma hareketinin ´stratejik plan`ının somutlandığı yedinci konferans gerçekleştirildi. Daha sonraki bir tarihte, 1989`da genişletilen ´Yeni bir Kolombiya için Bolivarcı Kampanya` adlı plan devreye sokuldu.

    Operasyon Cisne 3 ismi verilen eylem kampanyasından çıkarılan deneyimlerle birlikte, eylem tarzında bir değişikliğe, düzensiz-savaşın yeni bir taktiği, yeni bir konseptle uygulanmaya başlandı.

    Konferansın sonuca bağladığı hedeflerle birlikte, Ekim 83`te genişletilmiş Merkezi Kurmay Heyeti toplantısı yapıldı. ´´ İktidarı alma yolunda askeri bir stratejiyi formule etmek için, daha geniş bir politik konsept, kitle mücadelesinin diğer bütün formlarıyla, silahlı eylemi kombine etme… Yedinci konferans şimdi bize askeri karakterle ilgili çok önemli başka bir konsepti sunuyor, yani, FARC`ı gerçek anlamda ´saldıran` bir gerilla hareketine dönüştürecek yeni eylem tarzını ifade ediyor. Yeni eylem tarzı demek, FARC artık, düşmanı, ona pusu kurmak için beklemeyecek, tam tersi onun peşinden giderek onu yakalayacak, kuşatacak, baskılayacak ve eğer düşman eski tarzda ona karşılık vermeye çalışırsa, hareketli komandolarla ona saldıracak.“

    Kasım. Genel af kanunu onaylandı.

    1983. 6-20 Ekim. Genişletilmiş Merkezi Kurmay Heyeti Kurulu toplantısı yapıldı. Genel kurul dikkatini cepheler gerçekten yeni konsepte uyarak askeri idareyi ve yedinci konferansta belirlenen yeni eylem tarzını geliştiriyorlar mı buna yoğunlaştırmıştı.

    1984-1986. Union Patriotica (Yurtsever Birlik)`nın zirveye çıkışı ve katliamdan geçirilişi

    1984, Mart. Belisario Betancourt hükümetiyle çift taraflı ateşkes.

    Mayıs`ta Yurtsever Birlik (UP)`nin tasarısı yapıldı. Betancourt hükümetiyle barış sürecine imkan vermek için ateşkes anlaşması imzalandı. FARC, UP politik hareketi çalışmalarını hızlandırdı.

    27 Aralık 1984-2 Ocak 1985. FARC-EP genişletilmiş Merkez Kurmay Heyeti genel kurul toplantısı yapıldı. Yeni tip eylem tarzının uygulanmasında ısrar edildi: Bütün hareket güvenlik konusunda en üst seviyede dikkatli olacak ve bütün yöneticiler, yönetim kurallarına uyacak ve Disiplin Kanununu eksiksiz uygulayacak. Genel Kurul, askeri strateji ve taktik olarak yeni eylem tarzının konseptsel ve teknik yanıyla ilgili eğitim sürecini örgütleyecek. Ayrıca, birliklerin yönetimi ve stratejinin yaygınlaştırılması konusunda yöneticiler eğitilecek.

    FARC, halka açık yerlerde sosyal adaletle sonuçlanacak bir barış ihtiyacının propagandasını yaptı. Yurtsever Birlik (UP), 1986 seçimlerinde, 17 senatör, 11 yerel mecliste 23 milletvekili, 187 konseyde 350 temsilci çıkarmayı başardı. Kuruluşundan itibaren, süregiden yıllarda, El Baile Rojo (kızıl dans) diye adlandırılan operasyonlar aracılığıyla bu politik organizasyona karşı gerçekleştirilen kirli savaşta, aralarında, yüzlerce yöneticisinin, militanının ve sempatizanının olduğu toplam 5000 kişinin öldürüldüğü, yüzlercesinin yaralandığı, kaybedildiği ve işkencelerden geçirildiği vahşi bir politik soykırım uygulandı. Bu dönemden sonra devlet kirli savaşı daha da tırmandırdı.

    1987, 17-20 Şubat. FARC-EP genişletilmiş Merkez Kurmay Heyeti kurul toplantısı gerçekleşti. Her cephenin tam hareketli bir sisteme geçişi kararlaştırıldı. Hükümetin ateşkesi ihlal etmesine ve vahşi kirli savaş uygulamalarına karşılık verilmesi gerekiyordu.

    16 Haziran. 14. ve 15. cephelerin birlikte katılımıyla, meşru savunma amaçlı askeri bir eylem gerçekleştirildi. Bu eylemden birkaç gün önce ordu, ateşkesi resmen bozarak Urabá bölgesinde, bir gerilla kampına kalleşçe bir saldırı düzenleyerek 22 savaşçıyı katletmişti. Gerçekleşen gerilla eyleminde ise, Kontrgerillanın bir taburu komple imha edildi. Hükümet, bu kışkırtıcı olaylarla ateşkesin resmen bozulduğunu ilan etmiş oldu.

    Eylül. Diğer bazı gerilla örgütleriyle birlikte, Simon Bolivar Gerilla Koordinasyonu kuruldu.

    25-29 Aralık. FARC-EP genişletilmiş Merkez Kurmay Heyeti kurul toplantısı yapıldı. Kurul toplantısı planını açıkladı: ´´Ateşkesi yeni bozmuş kendisine neredeyse 5 yıldır askeri olarak karşılık vermediğimiz düşmanın başlattığı yeni savaşla karşı karşıya kaldığımız şu an, temel olarak hareketimizin yeniden toparlanması problemiyle ilgilenmek zorundayız.“

    1989. Merkez Kurmay Heyeti genel kurul toplantısı. Yeni tip eylem tarzının uygulanmasının güvenceye alınmasında ısrar ederek: ´ilk değişiklik, yöneticilerin ve savaşçıların beyninde olmalıdır.“ diye bağlanıyordu toplantı.

    1990, Ağustos 10. Kumandan Jacobo Arenas doğal nedenlerden öldü.

    9 Aralık. Devlet Başkanı Cesar Gaviria Trujillo ve onun üst rütbeli askeri yöneticileri, FARC-EP Sekreteryasını öldürmek için Casa Verde (FARC yönetiminin bulunduğu yere verilen ad, türkçesi Yeşil Ev)`ye yönelik Centauro II adı verilen bir operasyon gerçekleştirdi. Saldırı FARC savaşçıları tarafından çok sert bir şekilde püskürtüldü ve düşman güçleri geri çekilmek zorunda kaldı. Aynı gün, anayasal değişikliler için seçim yapıldı ve hükümet isyancı güçlerin seçimlere katılmasına izin vermedi.

    1991. Şubat ayında, gerilla lideri anısına, halka ve gerillaya yönelik artan devlet terörüne karşı bir cevap olarak, ´Kumandan Jacobo Arenas, yolundan yürüyoruz` adlı bir askeri kampanya düzenlendi. Bu sert darbe, oligarşiyi ve hükümeti önce Caracas (Venezuela), daha sonra da Tlaxcala (Meksika)`da olmak üzere iki kez FARC`la masaya oturmaya zorladı.

    Ekim. Rejimin vahşilikleri, diyaloğun başarısızlıkla sonuçlanmasına yolaçtı.

    1993. Nisan ayında, 60 cepheden ve ülke çapına yayılmış temel birimlerden katılan delegelerle, FARC-EP VIII. Konferansı gerçekleştirildi. Kolombiya`da silahlı mücadelenin geçerli ve meşru olduğunun kanıtlandığı başarılı bir dönemin geride bırakıldığı değerlendirmesi yapıldı. ´Ulusal sözleşme ve yeni bir hükümet kurmak için platform` önerisi getirildi.

    Manuel Marulanda Velez yoldaş, deneyimi, özverisi ve bütünsel devrimci metaneti nedeniyle FARC-EP`nin en yüksek lideri ilan edildi.

    1994. Temmuz ayında, despotizme ve neoliberal kapitalizme karşı –o zamanki devlet başkanının adı- ´Despedida a Gaviria` (Elveda Gaviria) adında bir askeri kampanya düzenlendi.

    1996, Ağustos 30. Militarizmin şiddetlenmesi, kirli savaş ve devlet terörüne karşı, aynı zamanda ülkenin güneyinde yaşadıkları sayısız sosyal probleme çözüm bulmak için protesto gösterileri düzenleyen yerlilerle dayanışmak amacıyla, FARC yeni bir askeri kampanya düzenledi. Hatırda kalır önemli eylemlerden biri Las Delicias bölgesindeki askeri üssün ele geçirilmesiydi. Eylem, daha sonra 15 Haziran 1997`de Cartagena del Chairá`da halka açık, büyük bir diplomatik anlamı olan bir etkinlikle hükümete teslim edilen 70 savaş esirinin tutuklanmasıyla sonuçlanmıştı.

    1997, Kasım. ´Yeni bir Kolombiya’ya doğru açılan yollar` adlı genel kurul toplantısında, ´Ulusal sözleşme ve yeni bir hükümet kurmak için platform` manifestosuyla uyumlu olarak, ´Kolombiya Gizli Komunist Partisi` ve ´Yeni bir Kolombiya için Bolivarcı Hareket`in kuruluşunu örgütleme kararı alındı. Diğer birçok stratejik belirlemenin yanında, stratejik gizli yolların inşasına hız verme ve bütün bloklarda vericilerin aktif olarak kullanılması kararı alındı.

    Rejim, ordu ve paramiliter güçlerinin yaptığı katliam ve yargısız infazlar vasıtasıyla, binlerce sivilin ölümüne sebep oldu. 1998`den itibaren FARC-EP, resmi ordu ve paramiliter güçlere karşı, Billar, Miraflores, Tamborales, Mitú, Juradó, Llorona Vadisi, Yarumal isimli eylemler gibi, düşmana binlerce kaybın verdirtildiği ve yüzlerce esir alma eyleminin yapıldığı çok sert saldırılar gerçekleştirdi.

    1998, Mart 2. FARC-EP Güney Bloğuna bağlı gerillalar, Billar bölgesinde 3 Nolu hareketli tugaya bağlı 52. taburun bir bölüğünü tamamen imha ederek düşmana 80 kayıp verdirdi.

    1999, Ocak. San Vicente del Caugan bölgesinde, FARC-EP ile Andres Pastrana Arango hükümeti arasında barış için diyalog süreci başladı. Birçok halk örgütlenmesinin katıldığı toplantılarda, katılımcılar, neoliberal politikaların yıkıcı etkilerinden bahsettiler. Eş zamanlı olarak, yeni hükümetin başkanı, IMF tarafından, bölgede yeni sömürgeciliği ilerletmek için bir manivela kolu olan uğursuz ALCA (Serbest Ticaret Anlaşması)`yı kurumsallaştırmak için önlemlerini genişletmeye ve derinleştirmeye başladı. Plan Kolombiya da, ´sosyal yardım` kalkanıyla neoliberal karşıtı halk direnişini şiddetle bastırmak için uygulanacak askeri-politik bir araç olacaktı.

    2000. ´Barış ve ulusal bağımsızlık yolunda Bolivar’la` adlı genel kurul toplantısı, Gizli Komunist Partisi`nin tüzük ve görevleri konusundaki taslakları onayladı ve kitle hareketinin gizli politik cephe örgütlenmesi olarak tasarlanan ´Yeni bir Kolombiya için Bolivarcı Hareketi`nin hazırlıklarına hız verdi ve 29 Nisan`da bu örgütlenme resmen ilan edildi. Bu toplantıda ayrıca, 2. yasa olarak adlandırılan ´vergi yasası`nı ve 3. yasa olarak adlandırılan ´yolsuzluğa karşı yasa`yı onayladı.

    2001. Yılın ortalarında, FARC ile hükümet arasında, 14 gerillanın ve 47 hasta askerin karşılıklı olarak serbest bırakıldığı ´savaş esiri değişimi` anlaşması gerçekleşti. FARC, Haziran ayında ayrıca tek taraflı olarak, Macanera bölgesindeki 304 esiri daha serbest bıraktı.

    2002, Şubat 20. Diyalog süreci en yüksek noktasına çıkmıştı. Ancak çok kısa bir zaman sonra, Pastrana hükümeti, diyalog süreci kurallarını çiğneyerek, askerden arındırılmış bölgeye yönelik ´Thanatos Operasyonu` adında bir saldırı gerçekleştirdi. Plan Kolombiya açık bir küstahlıkla, emperyalistlerin işgalci pençelerini gösteriyordu.

    7 Ağustos. Faşist Alvaro Uribe, halklara karşı son on yılların en baskıcı ve kirli savaş kampanyasını başlatmak üzere, ABD`nin sıkı desteğini alarak, ´Demokratik Güvenlik` politikasıyla devlet başkanlığına getirildi.

    2003, Eylül 7. FARC-EP Sekreteryasından Efrain Guzman yoldaş Kolombiya dağlarında 67 yaşında doğal nedenlerden öldü.

    Kasım. ´Kumandan Efrain Guzman zafere kadar seninleyiz` adlı genel kurul toplantısı, aynı ayın 15`i ile 20`si arasında gerçekleşen oturumlarında, cephe kurmay heyetlerini yeniden düzenledi, Merkez Kurmay Heyeti üye sayısını 31`e, sekreterya üye sayısını da 9`a çıkararak yedekleri garantiye almayı kararlaştırdı. Genel Kurul, genel plandaki gelişmeleri teyit etti ve Kolombiyalıların çoğunluğunun talebi olan yeni bir hükümet kurmak için calışmalara devam etmeyi ve halkı ALCA anlaşması, IMF reçetesi ve neoliberalizmin diğer tüm projeleriyle uyumlu oligarşinin otoriter-faşizmine karşı, artan bir kararlılıkla harekete geçirmeyi esas aldı.

    2004, Mart 8. Uribe hükümeti, resmi olarak, Washington`un direktifleri doğrultusunda, FARC-EP`nin temel güçlerini yoketme iddiasıyla ´Plan Patriota` projesini başlattı. 20 binden fazla sayıda özel yetiştirilmiş askerlerden oluşan bir güç, Sekreteryaya ve Caqueta, Guaviare, Meta ormanlarındaki, ateşin ve dumanın arasından sıyrılarak çıkmış, yüksek kalite, disiplin, moral ve iktidarı almaya yakınlaşan bir deneyime sahip güney ve doğu bloğu gerillalarına karşı bir harekat başlattı. 2005 yılının sonunda hükümetin ve oligarşinin yönetim kademesine selamlarını yollarken şöyle diyordu Marulanda: ´´Sizin bütün arzularınızın üstünde bir gerçeklik var ki, o da gerillayı askeri olarak bozguna uğratma şansınızın olmadığıdır…. Çatışmayı bitirmenin tek yolu, halkın katılımıyla, onların temsilcilerine, dış güçlerin müdahalesi olmaksızın, birçok sosyal nedenden türeyen iç çatışmayı çözmeleri için görev vermelerini olanaklı kılacak demokratik kanalların açılmasıyla mümkündür.

    2007, Ocak. FARC-EP IX. Konferansı. Demokratik Güvenlik adlı Uribist faşist politikanın evrimsel gelişimi için, ABD Güney Komandosu tarafından yürütülen emperyalizmin ve oligarşinin askeri planları son şiddetiyle devam ettiği bir sırada, FARC-EP, barış ve sosyal adaletle sonuçlanacak yurtsever bir politikayı hayata geçirmek için ´Yeni bir Kolombiya, büyük vatan ve Sosyalizm için ` şiarıyla 9. konferansını gerçekleştirdi. Konferans Manuel Marulanda Velez yoldaşı, özverililiği, kahramanlığı, politik açıklığı ve dünya devrimcileri için örnek teşkil eden duruşundan dolayı bir kez daha, FARC-EP`nin en üst komutanı ilan etti. Ayrıca, stratejik planını yayma, diyaloğa ve catışmaya politik çözüm bulmaya giden yolları açmak için tüm inisiyatifleri geliştirmeyi önüne koydu. Bu anlamda, öncelikli olarak insani savaş esiri değişimi projesinde ısrar edilecektir.

    5 Ağustos. Kolombiya`lı senatör Piedad Cordoba, Venezuela`da her pazar televizyondan naklen yayınlanan, ´Alo Başkan` programında (No.289) Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti devlet başkanı Hugo Chavez Frías`tan, Kolombiya Hükümetiyle FARC-EP arasında gerçekleşebilecek bir savaş esiri değişimi anlaşması için aracı olmasını talep etti. Chavez, olumlu cevap verdi ve çatışmanın taraflarının bunu onaylaması gerektiğini vurguladı.

    15. Ağustos. Piedad Cordoba, esir değişimi sürecinin aracısı olarak tanındı ve Venezuela Hükümeti karşısında da aracı çalışmaları geliştirmek istediğini belirtti.

    7 Kasım. Kolombiya ve Venezuela basını, Başkan Chavez ile esir değişimi meselesini somutlaştırmak için Caracas`a ulaşan FARC heyetinin buluşmasıyla ilgili spekülasyonları artırdı. Aynı gün öğleden sonra, Chavez, Valencia şehrinden, hiçbir detaya girmeden, FARC`ın üyeleriyle birçok görüşme yapıldığını açıkladı. Venezuela Başkanı şöyle diyordu açıklamada: ´Bugün Manuel Marulanda`nın gönderdiği temsilcilerle saatlerce konuştum. Bu birinci buluşmaydı, diğerleri de gerçekleşecek, bir çözüm bulmaya çalışacağız ancak, çok kolay olmayacak…`.

    8 Kasım. Caracas’ta Miraflores Sarayı (Baskanlık Sarayı)`nda aralarında FARC Sekreteryasından Ivan Marquez`in de bulunduğu heyetle, Chavez arasında, senatör Piedad Cordoba`nın da yeraldığı ikinci buluşma gerçekleşti. FARC Sekreteryası üyesi Ivan Marquez, barışa giden yolda, etkili bir adım olan ´savaş esirlerinin değişimi` meselesine hareketinin tam olarak hazır olduğunu yineledi. Ivan Marquez, Miraflores`in merdivenlerinde basına verdiği demeçte, Kolombiya`nın ´Yari` bölgesindeki düzlük alanda, Manuel Marulanda ile Başkan Chavez arasında gerçekleşebilecek, FARC-EP`nin esir değişimini gerçekçi kılabilmek için tek yol olarak gördüğü böyle bir buluşmanın, Uribe tarafından yollara engel olarak döşenen taşları oynatabileceğini düşündüğünü söyledi.

    Süreç iyi dileklerle devam edecekti. FARC esir değişimi probleminin en kısa zamanda çözülmesi için yüksek bir çaba sarfederken, calışmaların ortasında, Uribe aracılık misyonunun kesilmesine karar verdi. Buna rağmen isyancı hareket, aracıları, diyalog ve barış beklentisi içinde olan halkı teselli etmek için, Uribe hükümetinin politik ve askeri birçok yaptırımını da göze alarak, Venezuela Hükümetiyle işbirliği içerisinde, iki ayrı son derece riskli buluşmayla, elindeki esirlerden bazılarını tek taraflı olarak serbest bıraktı.

    2008, Ocak. Bu ayın ortalarında, Kolombiya`da ve bölgede barışa giden yolda önemli bir adım olarak,Venezuela Parlamentosu’nda, Podemos adlı grubun dışında oy çokluğuyla, Kolombiyalı iki gerilla örgütü, FARC-EP ve ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu)`nin resmi savaşçı örgüt olarak tanınması kararlaştırıldı. Bu karar, Dış İlişkiler Komisyonu temsilcisi Saúl Ortega (Carabobo) tarafından ilan edildi. Devlet Başkanı Chavez, FARC`ın savaşçı örgüt olarak kabul edilmesini ´sivil savaşın insancıllaştırılmasına hizmet edeceğini söyleyerek şöyle devam etti: ´Madem ki bir savaş yaşanıyor, o zaman biz de onu düzenlemeye calışırız… Sayın Uribe, eğer siz FARC`ın resmi savaş örgütü statüsünü kabul ederseniz, FARC da bunu kabul eder ve derhal Cenevre Sözleşmesine dahil olur… Eğer FARC`ı bomba atıyor, patlatıyor diye terörist olarak nitelendirirseniz, maalesef bu bir savaş ve o zaman ABD`yi nasıl nitelendireceğiz? Hiper terörist bir devlet olarak mı?` Chavez, FARC’ın resmi savaşçı örgüt olarak tanınmasıni talep ederken, kendisinin çabasının temel niyetini şöyle tanımlıyordu: ´barış için, gerilla için değil…Bu benim önerimin temeli, birinci adım olarak savaşı insanileştirmek, Başkan Uribe siz tarihi bir adım atabilirsiniz. 2001 yılına kadar hiçbir Kolombiya Hükümeti FARC`ı üyelerini sınırdışı etmek için terörist gruplar listesine koymadı. Tamam bu sizin egemenliğinizle ilgili bir karar olabilir, saygı duyarız ancak, ben barış yolunu açacak bir öneri getiriyorum`.

    Bu anlamda, kıtadaki birçok politik güç Chavez`in bu önerisine destek verdi. Özellikle Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega`nın desteği tam ve kararlıydı.

    1 Mart. Savaş esiri değişimi anlaşması için ilişkilerin kurulduğu sırada, FARC –EP Sekreteryasından komutan Raul Reyes, beraberindeki 20 gerilla, o sırada kampı ziyaret eden Meksikali 5, Ekvatorlu 1 yoldas ve diğer ülkelerden gelen ziyaretçiler bir bombardıman sonucu alçakça öldürüldüler. Operasyon, ABD`nin Güney Komando`su tarafından yönetildi ve risksiz bir şekilde gerçekleştirildi. Operasyon, Kolombiya- Ekvator sınırını ihlal ederek yapıldı. Militarist Uribe rejiminin bu provakatif eylem, Ekvator ve Venezuela`nın da işin içine karıştığı derin uluslarası bir krizi körükledi.

    7 Mart. Kalleşçe bir eylemle, Caldas bölgesinin kırlık alanında, FARC-EP Sekreterya üyesi olan Kumandan Ivan Rios yoldaş, bir ajan tarafından katledildi. Faşist rejimin zafer nağraları, çatışmalardaki davranış seviyesini o kadar korkunç- aşağılık bir seviyeye getirdi ki, politik-sosyal çatışmadan diyalog yoluyla çıkma ihtimali tamamen ortadan kalktı.

    26 Mart. Hayat arkadaşı Sandra ve diğer savaşçı yoldaşlarının kollarında, efsanevi ve kahraman gerilla, FARC-EP önderi Manuel Marulanda Velez, saatler 18:20`yi gösterirken, Kolombiya`nın güneyindeki dağlarda, geçirdiği kalp krizi sonucu yaşama gözlerini kapadı. FARC-EP, kuruluşunun 44. yıldönümünde, Kumandan Timoleon Jimenez tarafından yapilan bir açıklamayla, onun aramızdan ayrıldığını duyurdu. Dünyanın farklı yerlerinden birçok devrimci ve bolivarcı, gönderdikleri taziye mesajlarında, FARC-EP`yle, onun ´Yeni ve Sosyalist bir Kolombiya ve Latin Amerika` mücadelesinde ona şartsız destek sunacaklarını ve onunla dayanışma içinde olacaklarını belirttiler.

    Alfonso Cano yoldaş, FARC-EP genel komutanlığına getirildi. Ayrıca yapılan başka bir resmi açıklamayla da, Sekreterya`da boşalan yerlere, Pablo Catatumbo, Pastor Alape ve Bertulfo Alvarez yoldaşların getirildiği bildirildi. Zaten birkaç hafta önceden de Joaquin Gomez ve Mauricilio Jaramilo yoldaşlar, bunlardan boşalan yerlere doşru hareket etmişlerdi.

    Bir tarafta halka karşı son derece edepsizleşmiş ve küstahlaşmış bir militarizmin yükselişi, diğer tarafta, büyük bir prestij kaybı yaşayan ve dibine kadar yolsuzluğa batmış devlet aygıtı ile, faşist Alvaro Uribe Hükümeti, kirli savaşı, devlet terörünü iyice derinleştirmekte ve FARC`ın sonunun geldiğini, neoliberallerin ve ABD sömürgeciliğinin yararına gelişecek yeni bir post-conflict (çatışma sonrası) dönemine ulaşıldığının propagandasını yapan azgın savaş medyası aracılığıyla da çeşitli fantaziler kurulmaktadır.Tam tersi bir şekilde, sosyal çatışmanın seviyesi daha da artmış ve rejimin çürümüşlüğü günden güne derinleştikçe, halk muhalefeti, ülkenin bir ucundan diğer ucuna kadar her tarafta direnişini artırmaktadır. Farklı açılardan, demokratik bir hükümet seceneği için haykırışlar katlanarak artmıştır. Bu süreçte FARC-EP, temel prensiplerini bir kez daha sağlamlaştırmış ve devrimci niyetini ´ya özgür vatan ya ölüm, zafere ve daha ötesine kadar savaş` olarak nitelemiştir.

    Şehitlerimizin yüksek huzurunda, önderimiz Manuel Marulanda Velez`in örnek duruşu ve hatırası önünde KAZANMAYA ANT IÇTİK ve KAZANACAĞIZ!

1 ipucu