» Makale-Deneme-Politika
-
Büyük bilim adamlarının büyük yanlışlarıBy Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 4, 2009 | Yorum Yok
Büyük bilim adamlarının büyük yanlışları
Büyük bilim adamlarının büyük yanlışları Büyük bilim adamlarının büyük yanlışları Eskiler, “dünyada doğru bilinen bir yanlışı düzeltmek kadar zor birşey yok” derler. Galiba adını oldukça duyduğumuz bu bilim adamları da aynı yanılgıya düştüler. Doğru zannettikleri birçok bilgi aslında yanlış. İşte yakından tanıdığımız o bilim adamları ve doğru zannettikleri yanlışlar!
1-Aristo (M.Ö 384-322)
-Uçan nesnelerin atmosfer tarafından taşındığına
-Kalbin zekanın ve hissin merkezi olduğuna
-Hafif nesnelerin ağır nesnelerden daha hızlı düştüğüne
-Yaşayan canlıların herhangi bir aileye ihtiyacı olmadan birdenbire yaratılabileceğine inanıyordu.
2-Leonardo Da Vinci (1452-1519)- Düşen nesnelerin hızının daha çok düştükçe hızlandığını zannediyordu.
3-Galileo Galilei (1564-1642)
- 30 yıl boyunca, ağır nesnelerin hafif nesnelerden daha hızlı olduğunu düşündü. Ta ki meşhur deneyinde gerçeği öğrenene kadar. en düştüğünde hızlanıyordu.
4-Goethe (1749-1832)-Işığa ve renge ilişkin görüşleri günümüze göre tamamen yanlış olan Goethe aynı zamanda kara parçalarının okyanuslara yerleştiğini düşünen neptünizm akımını savunuyordu. Çoğu bilimadamı ise volkanizmi savunuyor
5-Dr. Dionysius Lardner (1793-1859)
-Buharlı geminin asla Atlantik Okyanusu’nu geçemeyeceğini çünkü asla yeterince kömür taşıyamayacağını belirtmişti. Bu düşüncesi 1839’da başarılı bir şekilde kırıldı.
6-William Thomson (1842-1907)-Dünyada yaşamın 20 milyon yıl önce başladığına
-Işığın çok çabuk elektromanyetik dalgalar yaydığına inanıyordu7-Simon Newcomb (1835-1909)
-Her ne kadar Wright Kardeşler ilk kısa uçuşlarını gerçekleştirdğinde hayatta olsa da, ağır bir makinanın havada uçabileceğine inanmıyordu.
9-Percival Lowell (1855-1916)- Mars’ta bulunan 500 adet kanalın haritasını çıkarmıştı ki bunlar sadece optik bir ilüzyondu.
10-William Pickering (1858-1938)
- Aydaki karanlık deliklerin sinek yığını ya da yaşayan küçük hayvanların yaşadığı delikler olduğuna inanıyordu!
11-Nikola Tesla (1856-1943)
- İnsanoğlunun nükleer enerjiye asla ulaşamayacağına inanıyordu.
-
By Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 4, 2009 | Yorum Yok
Tasavvuf ehlinin, müzik aletleri de çalınarak söylenen neşidelere uyup vecde gel melerine, raks etmelerine, dönmelerine denir. İslam Ansiklopedisi’ne göre ise; aslında “sem” kökünden, “sam” veya “sim” gibi bir mastar olup, “işitmek, duymak, dinlemek, işitilen söz, iyi şöhret ve iyi anılma, şarkı dinleme” ve nihayet, “yarı dini mahiyette çalgılı ve şarkılı ziyafet” gibi türlü manalara gelmektedir.
-
Kültür tarihiBy Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 4, 2009 | 1 Yorum
Kültür tarihi
Kültür tarihi belirli dönemlerin, ülkelerin ya da toplulukların düşünsel ve kültürel özelliklerini inceleyen bir bilim dalıdır.Sözcük olarak kökeni Almanca Kulturgeschichte kavramına dayanmaktadır. Almancadan alınan bu kavram İngilizcede de “Cultural History” olarak adlandırılmıştır. Kültür tarihi çalışmaları aslında cultural studies (kültür çalışmaları) adı altına yapılan çalışmalarla benzerlik göstermektedir.
Bu kavram ilk ortaya çıktığında daha çok minimalist anlayışla ele alınmış ve belirli nesnelerin antropoloji ve tarihin gözüyle yorumlanması olarak görülerek “kahvenin kültür tarihi”, “rakının kültür tarihi”, “patatesin kültür tarihi” gibi başlıklarla özetlenebilen alanlarda çalışmalar yapılmıştır.
Kültür tarihi siyasi gelişmeler ve ülkeler(uluslar)-arası ilişkilerle doğrudan ilgilenmez. Bu nedenle hangi olayın hangi tarihte olduğunun bilinmesi kültür tarihi açısından çok önemli değildir.
Aslında, kültür tarihi kavramı 18. yüzyılda ortaya çıkan Aydınlanma döneminin (Kant, Voltaire) bir ürünü olan insanlığın sürekli ileriye doğru kültürel gelişimi anlayışına dayanmaktadır. Almanya’da Romantik dönemde her tür bilinçsiz yaratıcılık kültür tarihinin bir parçası olarak görüldüğü için bu tür olgular “halk ruhu”nun bir ifadesi olarak anlaşılmıştır. Bilgilerini insan topluluklarının karşılaştırmalı kültür tarihi çalışmalarından elde eden Arnold J. Toynbee ve Oswald Spengler gibi 20. yüzyıl felsefecilerinin yaptığı çalışmalar ise kültür felsefesinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Kavram, Alfred Weber tarafından kültür sosyolojisinin bir alt dalı olan düşünce tarihi doğrultusunda geliştirilmiştir.
Kültür tarihi kavramı altında daha çok sosyolojik açıdan aile, dil, gelenekler, din, sanat ve bilim alanlarında çalışmalar yapılır. Bu nedenle kültür tarihi diğer bilim alanlardan farklı olarak “günlük kaynaklar”dan da yararlanır.
Tarih biliminin bir alt dalı olarak kültür tarihi [değiştir]
Ancak, son yıllarda daha bütüncül bir anlayışla kavranan kültür tarihi çalışmaları belirli bir dönemde
Tarih biliminde kültür tarihi denilince çok farklı anlayışlarla karşılaşılmaktadır. Bunlar genel olarak iki farklı eğilimle özetlenebilir. Bazı tarihçiler “kültür tarihi” kavramı altında siyasi tarihten tamamen bağımsız olarak belirli araştırma nesnelerinin incelenmesini anlamaktadırlar. Son zamanlarda ortaya çıkan yeni eğilim ise kültür tarihi kavramını belirli nesnelerle ilişkilendirmekten özenle kaçınmaktadır. Bu “yeni” kültür tarihi anlayışında, bütün nesnelerin belirli bir bakış açısından, yani kültür tarihi açısından yorumlanması önemlidir. Böylece geleneksel kültür tarihi çalışmalarının ihmal ettiği ya da özenle kaçındığı alanlar da kültür tarihinin nesneleri arasına katılır; yani siyaset ve hukuk. Ancak, siyaset ve hukuk alanında yapılan kültür tarihi çalışmalarının odağında iletişim süreçleri yer almaktadır. Kültür tarihi açısından siyasi ve hukuksal kurumlar rasyonel olarak yapılandırılmış nesnel varlıklar değildir, bunlar iletişim aracığıyla talep, kabul ya da reddedilen iktidar isteklerinin yoğunlaşmış şekilleridir (Bkz. Jurgen Habermas). Buradaki iletişimden işaretlerin değişimi anlaşılmaktadır, ki bunun sonucu olarak özellikle imgeler, ritüeller ve törenler gibi işaretler yeni kültür tarihi çalışmalarında ilk sıralara yükselmiştir.
-
Metrobüste aşk ve dayak / Ahlak zabıtalığına soyunmakBy Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 2, 2009 | 1 Yorum
20 Mayıs Çarşamba günü saat 17.00 civarında Köprü durağından Söğütlüçeşme istikametine giden metrobüse bindim. Metrobüs şoförü iki durak sonra binip ön koltuğa oturan ve daha sonra bir başka şoför olduğunu anladığım biriyle konuşuyordu.
Söğütlüçeşme’ye girmek üzereyken şoför kontağı kapattı ve hışımla arkaya doğru gitti. -
Barış Savunucusu Yüksel Mutlu ve Sendika Üyeleri Serbest BırakılsınBy Emektar Daktilo Dergisi on Haziran 2, 2009 | Yorum Yok
Türkiye Barış Meclisi Sözcüsü ve İHD Onur Kurulu üyesi Yüksel Mutlu 28.05.2009 günü sabah saat 06.00 sıralarında jandarma tarafından Ankara’da evinden gözaltına alındı
-
BABİLİN ŞASIRTICI PİLİ ve GÜMÜŞ KAPLAMA ÇÖMLEKLERİBy Emektar Daktilo Dergisi on Nisan 16, 2009 | Yorum Yok
BABİLİN ŞASIRTICI PİLİ ve GÜMÜŞ KAPLAMA ÇÖMLEKLERİ
1938 Yılında Avusturyalı Arkeolog Dr. Wilhelm Konig bir müze oluşturmaya çalışıyor ve durmaksızın kazı yapıyordu. Kazı sırasında , 15 cm yüksekliğinde parlak sarı renkte kilden yapılmış ikibin yıllık bir çömlek buldu; çömleğin içinde bakır bir levhadan yapılmış 3.81 cm. çapında 5 cm. yüksekliğinde bir silindir vardı .
Silindirin kenarları 60/40 oranında kurşunve kalay alaşımıyla kaplanmıştı ve bu oran günümüzde kullanılan en iyi orandı. Tepesinde şapka gibi duran katlanmış ve bakırın içine gömülmüş mühüre benzer zift ya da asfalt bir parça veya katman görülüyordu. Bu katmanın içinden çıkan bir demir çubuk, bakır silindirin içine doğru asılı duruyordu, bakar bakmaz demir çubuğun paslanmış olduğu yani asitlendiği anlaşılıyordu. Bir mekanik uzmanı olmayan Dr. Konig bu garip cisme önce uzun uzun baktı ama daha fazla düşünmesine ve uzman olmasına hiç gerek yoktu çünkü kil çömlek antik pilden başka birşey olamazdı .
Bu pil şu anda Bağdat Müzesindedir ve resmi tarihlemesi ise m.ö. 248 ile m.s. 226 arasındaki Part/Pers işgalidir yani o dönemden kaldığı bilimsel olarak kabul edilmiştir Dr. Konig bu garip çömleğin dışında yine şu anda aynı müzede bulunan gümüş kaplı başka bakır çömlekler de bulmuştu; tüm çömleklerin bulunduğu yer Güney Irak’taki Sümer kazılarıydı ve bu alanın arkeolojik tarihi m.ö. 2500 olarak belirlenmişti ama tutucu müzeciler inatla kendi bildikleri tarihi çömleklerin yanına yazmaktan geri kalmadılar .
Bugün özellikle gümüş kaplı çömleklere baktığınızda , yüzeydeki parlak mavimsi rengi görebilirsiniz ; bu renk gümüşün elektro kaplama yöntemiyle bakırın kaplanması halinde ortaya çıkan karakteristik renktir. Bir an için müzecilerin haklı olduklarını kabul edelim; öyleyse Persler, bildiğimiz en eski uygarlık olan Ortadoğu uygarlığının dışında ve ötesindeydiler çünkü pil kullanıyorlar ve elektro kaplama yapabiliyorlardı. Ya da Sümerler bunu yapıyordu; yapan veya sahibi kim olursa olsun; sormamız gerekmiyormu?
Biz neden pil yapmayı ve elektrolizi 4000 yıl sonra hatırladık? Ya diğer unuttuklarımız?DENDERA’DAKİ ELEKTRON TÜPLERİ
Mısır’da Dendera’da bulunan geç ptolemik dönemden kalma Hathor tapınağı’nın farklı yerlerinde Eski Mısır uzmanlarının bir türlü geleneksel dinsel-mit terimleriye açıklayamadıkları garip duvar resimleri vardır ama elektrik mühendisleri için bu resimleri hemen tanımlamak çok kolaydır.
17 no’lu geçitteki üst panelde, Mısırlı rahiplerin ellerinde boyu eninden fazla olan tüpler görülmektedir, rahipler ne olduğu anlaşılamayan bir uğraş içindedirler ve her tüpün içinde, tüp uzunluğunda bir yılan bulunmaktadır.İsveçli mühendis Henry Kjellson , ” Forvunen Teknik/Kayıp Teknoloji ” adlı kitabında hiyerogliflerin bu yılanları parlayan ve ışık saçan olarak tanımladıklarını yazarken, tanımın bir tür elektrik akınını kasdettiğine inanmaktadır. Yine aynı sahnede, sağda üst köşede bir Mısır Tanrısı olan Atum-Ra oturmaktadır ve ellerinde enerji kaynağına benzer bir kutu tutmaktadır. Kutunun saç örgüsüne benzer bir uzantıya veya kabloya bağlı olmasını elektromanyetik mühendisi Alfred D. Bielek , bir mühendislik çiziminin kopya edilmesi olarak yorumlanmakta ve bugünün elektrik kablolarının yönlendirilmesi bu şekilde gösterildiğini söylemektedir . Kablo kutudan çıkıp, resmin tabanına kadar uzanmakta ve uçları tüp cismin dibinde kaybolmaktadır.
Resimlerdeki cisimlerin herbiri bir sütun üzerinde durmaktadır ve Biielek’e göre bu sütunlar birer yüksek voltaj kaynağıdır. Tüp cisimler TV resim tüplerine de benziyorlar, elektronik teknisyeni N. Zecharius, cisimleri Crookes veya elektron tüplerine benzetmiştir ama bunlar modern TV tüplerinin çok ötesindedirler.
Ne yazık ki , daha üst geçit’te bulunan resimler harap olmuştur ama içerde Kutsal Bölmede bulunan bir papirüs çok iyi durumda bulunmuştur ama buna bakıldığında garip tüplerin gizemi daha da artmaktadır. Yazmada sadece çalışır durumda olan tüpler değil, amaçlarıda görülmektedir . Birçok örnekte, kadınların ve adamların tüplerin yanına oturmuş oldukları ve uzatmış oldukları ellerini veya avuçlarını doldurdukları resmedilmiştir yani bir şey almaktadırlar.
Nedir o bir şey ve o insanlar ne tür bir enerjiden yararlanmaktadırlar? Dendera resimleri eşsizdir ve kesin olarak geçerli bilimsel mantıkla açıklanamaktadır. Ve eğer bu bir teknoloji ise, bizim teknolojimizin çok ötesindedir.
ASHOKA SÜTUNU BİLMECESİ
Antik bir akeoloji ****lürji harikası arıyorsak, Hindistan’a Delhi’ye gitmemiz yeterlidir. Çünkü Ashoka Sütunu oradadır ; boyu 23 m. çapı 40 cm., ağırlığı 6 tondur. İşlenmiş demir şaft olan sütunun, kaynakla birleştirilmiş disklerden yapıldığı belirlenmiştir .
Bir iddiaya göre, m.s. 413′te ölen Kral II. Chandra Grupta’nın mezar taşıdır. Böyle olsa dahi, sütunun 1500 yıldan beri aynen kaldığı ve hiç bozulmadığı gerçeği değişmeyecektir. Sütunun yüzeyi yumuşak ve prinçle kaplı izlenimini vermektedir, hava koşullarından etkilendiğini gösteren birkaç iz bu kaplama yüzeyde görülebilir. 1600yıllık süreç içerisinde Hint yağmur ormanlarına, muson ikliminde, sert rüzgarların ve yüksek nemli ısının altında eşdeğer bir demir kütlesinin paslanıp, çürümemesini düşünmek ancak bir hayaldir.
Demir yapımı ve paslanmaya karşı korunma teknikleri bilindiği kadarıyla ancak 5. yüzyıldan sonra geliştirilmeye başlanmıştır ama bu bilgi Ashoka Sütunun’da geçerli değildir. Bu garip sütunu yapan gizemli ****llürjistler kimlerdir ve onların uygarlıklarına ne oldu? Ve neden onlardan kalan başka bir ize ulaşamıyoruz? Yoksa, geçmişin tarihini yazarken, atalarımızı ilkel insanlar sanıyor ve saçmalıyormuyuz.
ANTİKYTHERA’da BULUNAN YILDIZ HESAP MAKİNESİ
1900 Yılında Paskalya’dan birkaç gün önce , Yunanlı bir grup sünger avcısı , Antikyhera adlı küçük bir adanın yakınında su altına dalış yaparken, antik bir geminin kalıntılarına rastladılar .
Kalıntıların arasında m.ö. 50 yılından kalma bronz ve mermer heykeller vardı, dalgıçlar bunları çıkarmaya çalışırken şekilsiz garip bir cisim buldular, bu cisim sonradan incelenmek üzere Atina Müzesine yollandı. Sonrası malum, cisim temizlendi ve çürümüş bronz ve tahta kalıntılarının arasında modern bir saatin dişli çarklarına benzeyen dişliler bulundu.
1958′de Dr. Derek J. de Solla Price, uzun bir çelışma sonucunda cismin bir taslağını yaptı, bu bir makinaydı. Dişlilerin çalışması sonucunda Ay’ın ve Güneş’in hareketleri hesaplanabiliyordu.
Bir saat değildi bu bir tür hesap makinesiydi; ama en önemlisi yıldızların geçmişteki ve gelecekteki konumlarını gösteriyordu. Büyük olasılıkla Antikyhera aygıtı, Eski Yunaın çok öncesinde yapılmıştı; gizem hala çözülmüş değil; aygıt müzede duruyor ve bir benzerine hala rastlanılmadı . Göksel Hesap Makinesini yapanların kimliğini şu ana kadar öğrenmiş değiliz. Kimdi onlar?
ESKİ MISIR’da HAVACILIK
1898 Yılında, Mısır’da Kuzey Sakkara’da, m.ö. 200′den kalan Pa- di-Imen’in mezar kazılarında garip kanatları olan bir cisim bulundu. O yıllarda, daha henüz uçak ve uçuculuk kavramı gelişmemişti, olsa olsa bir kuş olabilirdi.
Cisim , Kahire Müzesine yollandı ve katologlara alındıktan sonra diğer açıklanamayan eşyaların arasında yerini alarak tozlanmaya terk edildi. 70 yıl sonra Mısırılog ve arkeolog Dr. Halil Messiha, müzedeki kuş figürleri üzerinde çalışırken, Sakkara cismi ile karşılaştı, daha ilk bakışta cismin kuş olmadığına karar verdi, önünde modern bir uçak dizaynı duruyordu.
İşin ilginç yanı Dr. Messiha’nın bir model uçak meraklısı olmasıydı, kısa bir çabadan sonra Mısır Kültür Bakanlığını bir araştırma yapılması için ikna etmeyi başardı. Cisim son derece hafif bir maddeden yapılmıştı, ağırlığı 14 gr.’dı ,kanat açıklığı 17.78 cm.’di ve aerodinamiği mükemmeldi. Kanatlar modern bir makette olduğu gibi, özel olarak açılmış bir deliğe monte edilmişti ve arka kuyruğu tam anlamıyla modern bir uçağa benziyordu.
Yapılan tasarım sonucunda ortaya çıkan uçak modeli düşük hızlı bir yük uçağına benziyordu, hızı ancak saatte 45-65 mil olabilirdi ama tabi ki güç kaynağının ne olduğu bilinmiyordu.
Mükemmel bir planör olarak da düşünülebilirdi ama bu cisim 2000 yıllıktı ve planör olarak uçabilmesi için, bir jet uçağının çekişine ihtiyacı vardı. Messiha, Eski Mısırlılar’ın günlük yaşamlarında her şeyin modelini yapmayaı sevdiklerini ve bunu bir alışkanlık edindiklerini biliyordu; mezarların tapınakların gemilerin arbaların hizmetçilerin hayvanların ve hemen hemen her şeyin küçük modellerini yapmışlardı.Sonuç olarak bir uçak modeli bulunmuştu; Dr. Messiha şimdi çok daha öte bir hayal kuruyor; acaba çöllerin kumlarının altında daha neler gizli? Ve Eski Mısırlılar uçuyor muydular?
İNKALARIN JET UÇAĞI
1954 Yılında, Colombia Hükümeti, antik altın eserlerden oluşan bir koleksiyonu, ABD’ye sergilemeye gönderdi. Amerika’nın önde gelen mücevher uzmanlarından Emmanuel Staubs, sipariş üzerine cisimlerin altı tanesinin röprodüksüyonlarını yapacaktı.
15 yıl sonra bunların bir tanesi analiz için biyolog-zoolog Ivan T. Sanderson’a verildi. Sanderson kısa bir çalışmadan sonra, bir grup danışmanı toplayarak vardığı sonucu açıkladı; bu model en azından bin yıllıktı ve yüksek hızda uçabilen bir uçak modelinden; hatta bir jetten başka birşey değildi. Modelin uzunluğu 5cm.’di ve bir zincirin ucuna takılıp, kolye olarak kullanılmıştı.
Tahminen m.s 500-800 arasında, Sinu Bölgesi’ndeki İnka öncesi dönemden kalmaydı. Sanderson ve New York Aeronotik Enstitüsü’nden Dr. Arthur Poyslee, bu tür bir kanatlı hayvanın olmadığı sonucunda birleştiler, cisim biyolojik olmaktan öte mekanikti.
Örneğin ön kanatları delta şeklindeydi, kenarları çok belirgindi ve bir hayvana hiç benzemiyordu arama daha da ilginci bir dümen vardı. Bütün bunların ötesinde, cismin üzerinde Aramaik yani eski İbrani alfebesindeki “B” harfinin bulunması inanılmazdı yani cismin kökeni Colombia değil, Ortadoğu olmalıydı ama orada ne arıyordu? Gerçekten bu bir uçak modeli mi? Harfin şekli bir rastlantımı? Yoksa eski Ortadoğulular uçmanın sırrına sahipmiydiler?ATLANTİS’TEN GELEN KRİSTAL KAFATASI
Kuşkusuz ki, en ünlü en gizemli kristal parçası 1927 yılında F.A. Mitchell Hedges tarafından eski İngiliz Honduras’ı şimdiki Belize’deki antik Maya kenti Lubaantum’da bulunan kafatasıdır. Kafatası tek parça berrak kuartzdır; yüksekliği 12.7 cm., eni 32 cm., genişliği 12.7 cm.’dir yani küçük bir insan kafatası büyüklüğündedir ve ayrıntıları mükemmeldir.
1970 yılında Frank Dorland tarafından Hewlett-Packard Laboratuvarlarında yapılan testlerde kafatasının normal ötesi bir cisim olduğu sonucuna varılmıştır. Kafatasının normal ya da doğal kristal olduğu ve karakteristik olarak moleküler yapısına dokunulmadığı anlaşılmıştır, ve bu oluşum modern kristalografide henüz denenmemiş ve bilinmemektedir.
Hiç bir meetal kullanılmamıştır, Dorland herhangi bir ize rastlayamamıştır, üzerinde görülen bazı çizgiler kazı sırasında ve sonrasında oluşmuştur ve yine Dorland’a göre büyük olasılıkla kafatası elmas kesici kullanılarak şekillendirilmiş ve mükemmel bir perdahlama ve parlatma işlemi yapılmıştır.Bir diğer ilginç saptama kafatasındaki su ve silikon-kristal kum izlerinin bulunmuş olmasıdır; ve bu oluşum için gereken süre 300 yıldır. Sonuç olarak bütün bunlar bize inanılmaz bir başarıyı veya bilinmeyen bir tür kayıp teknolojinin kullanıldığını göstermektedir.
Modern bilim, kristal kafatasına uygun bir açıklama getiremiyor, insanoğlu Ay’daki dağlara tırmanabiliyor ama bu cisimi açıklayamıyor. Hewlet-Packard’dan bir kristalografın dediği gibi, bu kristal varolmamalıdır. Yüzlerce yıl öncesinin kuartz kristal ustaları acaba kimdi? Yoksa kafatasını, başka birileri mi düşürdü?
2000 YIL ÖNCEKİ KALP VE BEYİN NAKLİ
Yine Peru’dayız ; Ica’da ; burada 20.000 taş tablet ve bezbol topuna benzer kaya parçası bulunmuştur, hepsi resimlerle süsülenmiştir tüm kayaların sahibi amatör bir arkeolog ve jeolog olan Dr. Javier Cabrera Darquea’dır.
Kayalar gri andesit ve yarı kristalize sert granit’tir yani kazılmaları çok güçtür ama Dr. Cabrera’nın belirlediğine göre bu kayalar oyulmuş olarak çok uzun zamandan beri buradadırlar. İlk kez, 1525′te kaşif ve katil Pizarro’nun yanında bulunan Rahip Simon adlı Jesuit misyoner tarafından görülmüş ve katdedilmişlerdi.
1562′de bazı örnekler Avrupa’ya taşınmıştı. Taş portreleri yapanlar anatomiyi iyi biliyorlardı, hatta günümüzdeki anlayışın daha ötesindeydiler.
Bazı yerlerde, böbrekler ve akciğerlerdeki kan akışkanlığı ve akapunktur iğnelerinin anestezik olarak kullanaılacağı noktalar gösterilmiştir, bu teknik Avrupa’da ancak 1970′ten sonra kullanılmaya başlanmış ve kanserojen tümörler üzerinde denenmiştir.
Daha ayrıntılı resimlerde açık kalp ve açık beyin ameliyatları görülmektedir, hatta bir yerde adım adım bir kalp nakli resmedilmiştir. Bu huzur kaçırıcı keşif, sanki günümüzün teknolojisi ile rekabet etmektedir. Dr. Cabrera resimlerde bir beyin naklinin dahi görüldüğü düşüncesindedir. Tarih, öncesi cerrahi düşüncesinin, modern cerrahinin daha ötesinde olması çok etkileyici ve çarpıcı bir kuramdır. Kısacası, tarih öncesi cerrahlar kimlerdir? Ve bu denli bilgiye nasıl ulaşmışlardır?MİLYARLARCA YIL ÖNCE ÜRETİLEN DEMİR KÜRELER
30 Yıl önce güney Afrike’da Batı Transvaal’da bulunan Wonderstone Gümüş Madeninde çalışan madenciler, kuyu açma çalışmaları sırasında me tall kürelere rastladılar.
Kürelerin sayısı 200′ü aşıyordu , 1979′da kürelerin birkaçı Johannesburg , Witwaterstand Üniversitesi’nden Jeoloji uzmanı Prof. J.R. Mclver ve Potsshefstroom Üniversitesi’den Prof. Andries Bisschoff tarafından incelendi, Me ta lik küreler biraz basıktılar ve çapları 1 ile 10 cm. arasındaydı .Dış yüzeyleri genelde çelik mavisiydi , dışarıya vuran kızıl yansımalar görülüyordu ve Me tal le gömülü minik benekler vardı , benekler beyaz fiberden yapılmış izlenimini veriyorlardı. Alaşımın nikel/çelik olması doğal değildi çünkü bu kompozisyon kurallarının dışındaydı, ancak metorik bir köken böyle olabilirdi.
Bazılarında bir veya iki cm.lik ince bir kabuk belirlendi ve küreler kırılarak açıldığında içlerinin garip süngerimsi bir madde ile dolu olduğu anlaşıldı ama kısa bir zaman sonra hava ile temas eden bu maddenin küle dönüştüğü gözlemlendi.
Kürelerin analitik yapısı , kayaların özgün yapısı ile hiç ilgili değildi, radyo-izotop teknikleriyle yapılan tarih belirlemelerinde kürelerin en azından 2.8 veya 3 milyar yıllık oldukları belirlenince herkes şok oldu. Güney Afrika Klerksdrop Müzesin’den Roel Marx, bu garip ve gizemli olaya bir gizem daha kattı; küreler kendi eksekleri etrafında döndürüldüklerinde dışarıya serbest bir tür enerji yayıyorlar ve durdurulduktan sonra çok uzun bir süre aynı enerjiyi yaymaya devam ediyorlardı.
Kürelerin yaydığı enejinin türü belirlenemedi, neden yapıldıkları anlaşılamadı, amaçları bilinmiyor ve de kimlerin yaptığı tahmin dahi edilemiyor.
Kimibilir belki de Transvaal Küreleri’ni de, model uçakları, kristal kafatasını, çömlekteki pili ve yıldız hesap makinesini kullananlar düşürmüşlerdi; kimbilir belkide bütün bunlar akıl ötesi bir zekanın çocuklarının oyuncaklarıydılar; belki de Neandertal insan avına bi lazer silahıyla çıkan, beyin naklini başarabilen babaları, odalarını (dünyayı) kirlettikleri için onlara kızıyorlardı…
NEANDERTAL ADAMI KİM TÜFEKLE VURDU?
Eğer yolunuz Londradaki Doğal tarih Müzesi’ne düşecek olursa, arada Paleolitik Dönemden kalma 38.000 yıllık bir kafatası daha göreceksiniz “Kristal kafatası da oradadır” Bu kafatası 1921 yılında, şimdiki Zambia’da bulunmuştur ve sol tarafında yaklaşık iki santimlik bir delik bulunmaktadır.
Yapılan inceleme sonucunda, deliğin bir ok veya mızrak tarafından açılmadığı anlaşılmıştır; çünkü deliğin kenarlarında mikroskobik düzeyde dahi en küçük bir çatlak yoktur yani delik sesten daha hızlı hareket edebilen bir cisim tarafından açılmıştır.
Deliğin karşı yanı yani çıkış noktası parçalanmış veya kırıktır, buda kafatasının içerden dışarıya doğru patladığını göstermektedir yani özetle bu tür bir delik izi ancak bir tüfek atışı sonucunda açılabilir .
Ateşli silah uzmanlarına göre, bu tarih öncesi kurban, kasıtlı bir atışla yani çok yüksek hızlı bir silahın kurşunuyla öldürülmüştür ama bu silahı onbinlerce yıl öncesinde kullanan kimdi? İki varsayım var; kafatası sanıldığı kadar eski değildir yani ortada ciddi bir bilimsel yanılgı vardır ya da deliğin nedeni başkadır.
A
ma bu Paleotik kafatası 1.820 m. derinlikte kaya blokları içinde bulunmuştur yani çok eskidir. Peki ama 38.000 yıl önce kim barut kullanıyordu? Elbetteki Taş Devri insanı değildi, öyleyse bir başka ırk vardı. Ya da başka bir dünyadan gelen birileri vardı ama uzayı aşan bir zeka, barutlu tüfekmi kullanıyordu? Acaba deliğin bir lazer ışını olabilirmi * yoksa aramızda veya geleceğimizde, Neadertal insan avcılığına meraklı zaman yolcuları mı var? Sonuçta soru şudur; o tüfeği kim taşıyordu ?




